Güneşlerin Gömüldüğü Topraklar

Perşembe, Kasım 14th, 2013 @ 1:08AM

DAĞ DAĞ DURUYORLAR GELİBOLU’DA

Yıl 1915… Bu topraklarda o yıl, Kurban bayramında kimse kurban kesmedi. Çünkü, Anneler taze güllerini, babalar koç yiğitlerini vatana kurban vermişti… Verilecek daha değerli neleri vardı ki? Anadolu sekiz milyon nüfusa sahipti. Ve her üç aileden birisi Çanakkale’den mektup bekliyordu.

Henüz lisedeydiler. Kayseri lisesi, Edirne Lisesi, Galatasaray Lisesi o yıl mezun veremedi.  Çünkü o yıl hepsi, vatan için sınava girmişlerdi Çanakkale’de. Hepsi de kazandılar! Ruhları şad olsun.

‘Bir hilal uğruna’ ikiyüzellibin güneşimizin söndüğü Çanakkale Savaşı, Birinci Dünya savaşı’nın kaderini belirlemiştir. Karşımızdaki güç bir Dünya gücüydü. 500 bin asker ve 450 parça tam donanımlı savaş gemisi, sayısız uçaklarla İngiltere ve Fransa önderliğinde; İspanya, İtalya, Hindistan, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda(Australian and New Zealand ArmyCorps.-ANZAC), Mısır, Yunanistan… Çanakkale önlerine gelmişti. Ama niçin?

Aslında, bu bizim savaşımız değildi. Birinci Dünya savaşı İngiltere liderliğindeki Müttefikleriyle Almanya ve beraberindeki ülkeler arasında zaten çıkmış, sürüyor ve Osmanlı bu savaşın dışında duruyordu.

DÜZMECE BİR OLAY VE…

Fakat 10 Ağustos 1914 günü bir olay oldu. İki Alman gemisi Goeben ve Breslau, Müttefik donanma tarafından sıkıştırıldı. Bu iki Alman savaş gemisi Osmanlı Devleti’nden sığınma istediler. Bu iznin verilmesi Almanya safında savaşa girmek anlamındaydı. Öteden beri Alman yanlısı tutumu olan Enver Paşa ise o anda imparatorlukta etkili konumdaydı. Bu izni verdi. Artık Türkler Müttefik Kuvvetlerin hedefi olmuştu. Almanlar ise yaptıkları planla Türkleri emrivakiye getirip savaşa sokmuş, rahatlamıştı. Çünkü artık Boğazlardan geçerek savaştıkları Ruslara kolayca yardımcı olma şansı kalmamıştı İngilizlerin.

İngiliz savaş bakanı Churchille, zekice bir plan yaptı. Dünya devi olan ‘Hasta Adam’ Osmanlı Devleti’nin ‘boğazını kesecek’, Çanakkale ve İstanbul boğazlarını ele geçirerek İngiltere’yi Dünya’nın tek gücü haline getirecekti. Bu savaş onlar için çok önemliydi. Gerçekten, bütün gücünü kullanarak ‘ufuklarında güneş batmayan imparatorluğu’ Çanakkale önlerine yığacaklardı.

Bu savaşta Osmanlı’ya şans tanımıyorlardı. Avrupa’da bahisler oynanıyor, Türklere kimse para yatırmıyordu. 1915 Mayıs Ayı’nda Ayasofya Ayini için biletler satılıyordu. Biletler karaborsaya düşmüştü. Müttefik Kuvvetler komutanı Hamilton, “bir hafta sonra İstanbul’dayız” diyordu. Almanlarsa, Enver Paşa’ya yazdıkları taleplerde savaşı kazanma şansını bize vermiyor, bizden sadece ‘düşmanı ne kadar çok oyalarsanız o kadar iyi olur’ ricasında bulunuyorlardı. ‘Oyalama’ çabasından emin olmak için 5. Ordumuzun da başına Alman bir general gönderdiler: Liman von Sanders.

AŞİL’İN TOPUĞU: GELİBOLU

Bütün batı ve Dünya basını, kiliseler ve devlet adamları bu saldırıyı ‘Haçlı Savaşı’ olarak niteliyordu. Kendileri için kutsal olan bir günde harekete geçtiler. Tüm gemilerinde ulusal bayrakları yanında haçlı bayrakları da çekmişlerdi. Barbar olduğuna inandırıldıkları Türklere karşı Tanrı adına savaştıklarını düşünerek Çanakkale’ye geldiler.

Batılı edebiyat metinlerinde ve İngiliz Resmi Tarihinde, Çanakkale Boğazı ve Gelibolu Akhilleus’un(Aşil’in) topuğu olarak anılır. Akhilleus, Homeros’un İlyada destanı’nda geçen yarı tanrı bir kahramandır. İlyada, Çanakkale’deki antik Troia(Truva) kentinin öyküsünü aktarırken esasen Akhilleus’un destanını anlatır. Mitolojiye göre yarı tanrı kahraman bir savaşçı olan Akhilleus’un ölümcül tek yeri vardır: topuğu! İşte, Troia(Truva)ya sahip ve altıyüz yılı aşan ömrü ile Osmanlı, efsanevi, yenilmez kahraman Akhilleus’tur. Onun gibi öldürülebileceği tek yeri, yani topuğu; Çanakkale Boğazı ve Gelibolu Yarımadasıdır! Zaten, Akhilleus’un mitolojideki rakibinin adını bir savaş gemlilerine koymaları bundandır: Agammemnon Zırhlısı. Nitekim aynen Troia Savaşındaki gibi Çanakkale savaşında da ateşkes istediler ve karşılıklı olarak ölüler toplandı. Üstelik, River Clyde çıkarmasının stratejisi kağıt üzerinde çizilince ortaya şaşırtıcı bir figür çıkıyor: Truva atı! Haliyle sadece dinsel dürtüleri ile değil efsanelerin de coşkusuyla gelmişlerdi.

ÇANAKKALE BİR KANLI MAHŞER…

1915 yılında Çanakkale, bir kanlı mahşerdi. Çanakkale savaşı, kara, deniz ve hava kuvvetlerinin birlikte kullanıldığı yeryüzünün ilk ‘birleşik harekâtı’na sahne olmuştu. Karşımızda fennin son ürünü silahlar ve yarım milyonluk bir askeri güç…

Türk cephesinde toplar kırk yaşının üstündeydi. Menzilleri kısaydı. Askere dağıtılan elbiseler yırtıktı ve eğer kış gelirse kışlık elbise dağıtacak durum yoktu. Yemek bile verilemiyordu. Günde tek öğün yemek vardı: Üzüm hoşafı ve yarım ekmek. Bir de bulgur çorbası buldukları gün şanslıydılar. Enver Paşa, bunda da tutumlu olunmasını istiyordu Mehmetçikten. Neredeyse mısır Pazarlarını Çanakkale’ye taşıyan düşmanın siperlerine ulaştıklarında ele geçirdikleri sigaralar, konserveler ve çerezler aralarında şenlik oluyordu. Ve o güzel insanlardan bugün bizlere, anılarında, mektuplarında bir şikayet bile ulaşmış değildir. Şükür ve zafer için dua ediyorlardı. Bugünkü aydınlığı, o günün karanlığına katlananlara borçluyuz.

 Türk ordusu araçlarına lastik bulamıyordu. İstanbul’a lastik almaya giden Yüzbaşı Mehmet Muzaffer, bir Rum’un elinde bulabiliyordu lastikleri. O da karaborsa fiyatlarla ve peşin satıyordu. Hazine boş, devlet para veremiyordu. O da bir hazine bonosunu gece sabaha kadar oturdu, birebir çizdi. Sabah bu sahte parayı verip lastikleri gemiye yükletip götürdü. Bir ufak değişikle: Paranın üzerine, ‘Bedeli Dersaadette altın olarak ödenecektir’ yerine ‘Bedeli Çanakkale’de kanla ödenecektir’ yazdı! Sonradan, basına yansıyınca bir Türk zengin hanımefendi bu paraları ödemiş, milletimizi borçlu bırakmamıştır.

YAVRUM DOKTOR OLACAK

Yaralılarımıza bakacak doktorlarımız yoktu. Zira, o vakitler tıbbiyeye genellikle azınlıklar giderdi. Azınlıklar ise cephelere gelmeye yanaşmıyorlardı. Türk doktorlar da o kadar cepheye yetmiyordu. İşte Çanakkale’de de doktorlar yetersizdi. Bir doktora günde ikiyüzün üzerinde yaralı düşüyordu. Askeri Dr. Dörtbudak’ın aktardığı olay durumu anlatmaya yeter sanırız: “Sadece Anafartalar – Arıburnu hattında 06-22 Ağustos 1915’de 18.000 şehit verdik. Böyle bir hücum gününde tezkereciler durmadan yaralı taşıyor, doktorlar sadece yaraları sarabiliyordu. Hayatlarından ümit kesilenlerle fazla ilgilenmiyorlardı. Tam işin en yoğun olduğu sırada, arkadaşın önüne gencecik bir vatan evladı yatırdılar, bir ayağı kopmak üzere parça parça ve bağırsaklar dışarıdaydı. Sıhhiyecilere “Kaldırın bunu!” derken genç çocuk “ Baba!” diye seslendi. Bakar ki, kendi oğludur. Sarılır öper oğlunu, “Bu benim oğlum! Gölge bir yere kaldırın” der. Masanın üzerine çoktan başka bir vatan evladı yatırılmıştır. Doktor onunla meşgul olmaya başlamıştır. Sırada daha pek çok Mehmet beklemektedir. Doktor ertesi gün oğlu ile ilgilenecek vakti bulur. Ancak, oğlu çoktan ölmüştür.” Bu vatana  nasıl bağlanmışlar, değil mi? Bu cennet vatanı, evlatlarından daha çok sevenler bugüne hazırladı. Belki de o günlerdeki doktorsuzluk acısından kaldı her anne babanın ağzında: “Yavrum doktor olacak” sözü.

Hastane gemilerimiz vardı. Savaşamayacak durumda olanları İstanbul’a taşıyordu. Düşman hastane gemilerimizi dahi vuruyor, batırıyordu. Hastanelerimizi vuruyor, yaralılarımızı öldürüyordu. Böylesine acımasız, hukuksuz bir vahşi savaş sürüyordu. Üstelik saldırdıkları sıhhiye taburlarında malzemesizlikten narkozsuz ameliyatlar yapılıyordu. Böyle bir ameliyatta şehit olan Mehmet’in ağzına bastırılan tahtaya sarılı keçeyi almak istediler. Bir başkasının ağzına koyacaklardı, bağırmasın diye. Zorla çıkarttıklarında tahtaya yapışmış dört adet diş gördüler. “Dişiyle, tırnağıyla kazanmak” deyimi, bu tablo karşısında anlamını bulsa gerek.

BİR SAVAŞ KAÇ KEZ KAZANILIR?

Biz Çanakkale savaşı’nı kaç kez kazandık? Bu soru anlamlıdır. Çünkü her gün ve her cephede yeni bir kritik eşik yaşanmıştır.

Müttefik kuvvetlerin ilk saldırısında öncü olarak gelen denizatlılardan birisi boğazı temizlemişti. Denizatlılara karşı yapacak hiçbir şeyimiz yoktu. Bir denizaltı yaşlı Mesudiye zırhlısını vurdu. 600 Çanakkale gönüllüsü er bulunuyordu. Onlar, 36 saat suyun dibinde kurtarılmayı bekledi. Çıktıklarında ciğerleri basınç değişiminden patlayanlar, şehit düşüyordu. Kalanlar pes etmedi. Mesudiye’nin toplarını boğazı iyi gören Baykuştepe’ye çıkarttılar. Uçak gemilerinin tespit ettiği Türk tabyalarını uzaktan atışlarla tek tek vuran Fransız Bouvet zırhlısı, mağrur bir edayla boğazı yarıp Mesudiye’nin enkazını seyrederek geçiyordu. Son anda Baykuştepe’ye çıkartılan, insan gücü nasıl çekti, denecek ağırlıktaki o top patladı ve Bouvet vuruldu. Batarken ‘Bu da nereden çıktı!’ diye kahrediyorlardı. Baykuştepe artık Mesudiye adını alacaktı. Eğer Beşiktaşlı Arif Efendi’nin bu karamanlığı olmasa idi onları kim durdurabilirdi?

Sonra, Dardanos tabyası’nda vurulmadan önce, Teğmen Mevsuf ve Hasan Hulusi, sinsice iki düşman gemisini batırarak vakit kazandırmasa idi Ocean’a Seyit Onbaşı nasıl yetişebilecekti?

Ocean zırhlısı Mecidiye tabyasını da vurmuştu. Etkisiz hale geldi sandığı Mecidiye’den, vinci kırılan topun ağzına 275 kg.lık top mermisini dualar okuyarak veren ve bunu üç defa yapan Seyit Onbaşı’nın atışı olmasa idi boğaz yine geçilmişti!

Ya da akın akın gelen zırhlılar, kenarlara savrularak Türk topçu atışlarından kurtulduklarında, bilmedikleri, gece Nusret mayın Gemisinin sessizce döşediği mayınlar olmasa idi, bir kez daha geçmiş olacaklardı boğazı!

CESURYÜREK YAHYA ÇAVUŞ

Liman Paşa Saroz körfezine ve Bolayır’a çıkartma olacağını hesap ediyordu. Buna göre plan yaparken tedbirsiz kaldığımız seddülbahir’e çıkartma yapıldı. Eğer, Halil Sami Bey’in de izni ve emriyle 63 hemşehrisi ile gönüllü olarak Seddülbahir’i tutan Yahya Çavuş olmasa idi seller gibi gelen düşmanı, yardım yetişmeden karaya çıkarsa nasıl durdurabilirdik? Müttefik Ordular komutanı Hamilton, anılarında River Clyde çıkarmasında 40 bin kişi sandıkları gücün 63 kişi olduğunu öğrendiklerinde sarsıldıklarını belirtir. Ezineli Yahya Çavuş bunu başarmıştı.

Ya sonra, Halil Sami Duatepe’yi destansı bir direnişle tutup, birliğinin bir alayını da, sonradan yetişen Mustafa Kemal emrine saklamasa idi, ne yapılabilirdi?

27. Alay ve üsteğmen Mucip’in şanlı direnişinde, 160 kişi ile 8 bin kişiyi yarım gün tutamasalardı ne olurdu? Son kırk kişi, imha ile karşı karşıya kaldıkları anda Mustafa Kemal 57. Alayla yetişmese idi yine şansımız olmayacaktı.

Mustafa kemal, yardıma gitmesi emri gelmeden, öngörüsü ile sabahın saat 8’inde birliğine hareket emri vererek saat 11’de Conkbayırı civarına yetişmese idi; saat 10’da gelecek emri beklese idi her şey için çok geç olacaktı!

“KAZANDIĞIMIZ AN…”

Böylece tam zamanında yetişen 57. Alay, düşmanı, ele geçirdiği Conkbayırı’ndan söküp atmasa idi o gün yine her şey bitecekti. Hüseyin Avni Bey, Mustafa Kemal’in emrinde çıkacağı ölüm savaşını biliyordu. Tarihte bir örneği daha yoktur: Birliğine abdest aldırmış ve “şu anda can vermekte olan arkadaşlarımız ve az sonra şehit düşecek olan olan bizler için, Er kişi niyetine!” diye niyet edip kendi cenaze namazlarını kıldırmıştı. Gerçekten komutanları dahil bir tek asker ayakta kalmadı bu çarpışmada. Sancağını da, son er bir zeytin ağacına astı. Yere düşürmedi. Namusu gibi, cephesi gibi… 57. Alay yeryüzü tarihinin eşsiz bir askeri destanını yazdı o gün. Komutanları, Mustafa Kemal onlara zaferi görmeyi vaat edemiyordu; “Size ölmeyi emrediyorum!” demişti. Tereddüt etmediler. Sadece, temiz çamaşırlarını giymek için izin istediler. Allah’a temiz kavuşmak istiyorlardı! 25 Nisan günü onurlu bir hatıra bırakarak Allah’a kavuştular. Mustafa Kemal, 25 Nisan’ı “İşte kazandığımız zaman, o zamandır” diye yazar. 25 Nisan, Anzak Günü olarak anılıyor. Oysa bizim de 18 Mart gibi zafer günümüz. O gün bizler de orda olsak, 57. Alay’ı unutmasak; denizler aşırı konuklarımıza da bu sefer çiçekler uzatsak… İyi olmaz mı?

VE FİNAL KAHRAMANI  

Ve nihayet, mahşer gibi düşman, yağmur gibi gülleler ve havada santim boşluk bırakmayan makineli taramaları altında başlayan son düşman hücumunu, son ihtiyat kuvvetlerinin komutanı Mustafa kemal’in 19. Tümen’i karşılayacaktı. Bu kritik aşamada, sabah 04.30’da Mustafa Kemal çılgınca bir karar bildirdi: Herkes ‘düşman saldırısını durdurabilir miyiz?’ diye beklerken, saldırı emri vermişti. Artık bu son kuvvetlerdi. Bunu da kaybedersek Çanakkale düşüyordu. Bu riski almıştı. O gün, saldırmak için ‘cephanemiz yok’ diyenlere, “süngünüz var ya!” demiş ve boğaz boğaza bir didişme başlatmıştı. Hamilton, anılarında “Generallerimiz bile boğaz boğaza süngü savaşına girdi. Bu Türkler müthiş savaşıyorlar!” diye anar o dehşetli günü. Ve bu son didiniş, Anzak kuvvetlerinin ve atlı birliklerinin silahlarını da atıp kaçmalarıyla sonlandı. Bir kez daha son dakika zaferi kazanılmıştı. İkinci anafartalar Zaferi’ni de Türk milletine armağan eden komutan Mustafa kemal, Çanakkale Savaşlarının finalinin kahramanıdır. Bu savaş sırasında göğsüne isabet eden bir şarapnel parçası, göğüs cebindeki saat sayesinde ona zarar verememişti. O saati, Mustafa Kemal, Liman paşa’ya hatıra olarak armağan eder.

İşte Çanakkale’de, kaç tarihi dönüm noktası, kaç kahramanın, kahramanlaşan topyekün bir ordunun destanlardan destanlara yürüyen kararlı mücadelesiyle lehimize çevrilmiştir.

SARAYIN SARIGÜL’Ü, HALKIN KEMAL PAŞA’SI…

Bir ayrıntı daha verelim: Bu zaferde kritik rol oynayan 19. Tümen’in komutanlığına görevlendirildiğinde, Mustafa kemal bakar ki 19. Tümen sadece kağıt üstünde vardır. Bu tümeni sıfırdan oluşturan, eğitimini veren ve savaşa hazırlayarak sevk eden kendisidir. Onlara, ‘evlatlarım!’ diye hitap etmesinde ayrı bir emeğin hakkı vardır.Artık Mustafa Kemal Anadolu’da bir efsane olarak dolaşacaktır. Anadolu’nun Kemal’i, Saray’da sarışınlığı nedeniyle ‘Sarıgül’ diye anılarak, ağırlanacaktır. Samsun’a çıktığında, herkesin tanıdığı bir kahraman olarak kimse ‘O kim?’ diye sormayacaktır.

Gazi Mustafa Kemal 1915 Çanakkale Savaş notlarında anlatıyor: “Düşmanın fevkalade sayıca üstün olması ve savaş araçlarının bizimkilerle kıyaslanmayacak derecede bolluğu ve mükemmelliği karşısında, bugün bizimkilerin ölümsüzleşen mücadelesinin meydana getirdiği başarı, düşünce ufkumu kesin bir hale getirdi.” Yani, Kurtuluş Savaşındaki  “Ya İstiklal, Ya Ölüm”; Çanakkale’deki ‘Size ölmeyi emrediyorum’ emrinin devamıdır.

KURTULUŞ SAVAŞINA ÖNSÖZ

Fazıl Hüsnü Dağlarca, Çanakkale için şunu yazmakta haklıdır:

“Çanakkale,

Çağlar üzre destanların özüdür.

….

Çanakkale,

Yeni Türkiye’nin önsözüdür.”

10 Ağustos 1915 günü zafer kazanılmıştır. Son kale, Çanakkale kurtulmuştur. Fakat öyle bir bedelle ki; toplam iki yüz elli iki gün süren bu savaşta, beşyüzbin zayiat verildi. Ortalama her gün bin bizden, bin karşıdan kayıp! Dünya tarihinin en ağır bedelli savaşı yaşanmıştır Çanakkale’de.Mermiler havada nasıl çarpışır? Öyle bir savaştır bu! Savaş sonunda, Gelibolu yarımadasında metrekareye 6 bin mermi ve dört kaybedilmiş asker düşecektir.

“ÇANAKKALE GEÇİLMEZ” DİYEN KİŞİ KİM?

Biz Türkler çok tekrar ederiz, Çanakkale Geçilmez sözünü. Bu söz bize ait değildir. Generel Townsend, İngiltere’ye iki kelimelik bir telgraf çekmiştir: “Çanakkale Geçilmez!”

Liman Paşa ise bu savaşta tek konuda haklı çıkmıştır, Müslüman Türklerin kahramanlığı! Anılarında şöyle yazacaktır: “Bu savaşta her şey tartışılabilir; strateji, taktik, lojistik… her şey. Bir tek şey asla tartışılamaz: Türk askerinin kahramanlığı!” Bu yenilginin bedelini istifa ederek ve 40 yıl siyasetten uzak kalarak ödeyecek olan Churchille, haykıracaktır aklının almadığı mağlubiyeti açıklayabilmek için: “Anlamıyorsunuz! Biz Çanakkale’de Türklerle değil, Tanrı ile savaştık!” Türk Genel kurmayı’nın Çanakkale adlı eseri ise zaferin sırrını şöyle veriyor: “Sakin, güleryüzlü ve mütevazı Anadolu çocuğu Mehmetçiğin üstünlük sırrı şuradadır: Dövüşe giderken kendisini Tanrıya adayan… ve emredilen yerde ölmesini bilen Mehmetçiğin ne olduğu bilinmelidir.” Sonradan Avustralya Genel Valisi olan Üsteğmen Cosey: “Dünyanın en mert ve kahraman askeri Mehmetçiğe derin saygılar” duyduğunu Dünya’nın huzurunda söylemiştir. Düşmanın dahi saygısını kazanan kahramanlardı onlar.

Bu zafer, desteksiz kalan Rus çarlığının devrilerek rejimin değişmesini sağladı. İngiltere’nin itibarını sarstı ve Avustralya, Yeni Zelanda, Hindistan bağımsızlık hareketlerini başlattı. Kısacası, bugünkü Dünya’yı şekillendiren, Birinci dünya Savaşının odak cephesi, Çanakkale olmuştur.

KUĞUNUN SON ÖTÜŞÜ

Ergun Göze, bu savaşa ‘Kuğunun Son Ötüşü’ diyor. Neden mi? Çünkü Kuğu, Osmanlı gibi çok uzun ömürlü, Aynı zamanda pek zarif, etkileyici güzellikte bir kuş. Kuğular son nefeslerinde muhteşem güzellikte bir ötüş atarlarmış. O ses, dünyada duyulabilecek en güzel canlı sesiymiş. Bu nedenle bazı ünlü batılı bestekarlar; son ötüşündeki melodiyi yakalamak için kuğu öldürtüp ‘o sesi’ dinlerlermiş. İşte Çanakkale Savaşı da tarihin en uzun ömürlü ve etkileyici Türk imparatorluğu olan Osmanlı’nın, ölümünden önceki son ve muhteşem güzellikteki çığlığına benzemektedir.

Orası, İnsanların şehitliğe, toprakların vatanlığa yükseldiği yerler…Yurdumuzun değerini, özgürlüğümüzün bedelini anlatan milli onurun anıtlaşan tabyaları… Hasta adamın içindeki devi uyandırdığı bu yerler, bize de büyüklüğümüzü anlatıyor.

ÖYLE GÜZELDİ Kİ GİTTİKLERİ YERLER…

Sizler de görün oraları… Ve bir şehitlik önünde durup gözlerinizi kapatarak; bu final sahnesini, Çanakkale mahşerinin kahramanlık tablolarını seyre dalın. Tarihin gözlerine bakın orada. Kendinizi göreceksiniz.

Vatan sevgisinin doruklarına tırmanmak için Çanakkale’yi yaşayın. Verilecek bir gülünüz varsa, şehitlerimiz toprak ananın kucağında, sizin için duruyorlar Gelibolu’da! Hayatlarının ilk baharında düşman dalgalarına sıradağ oldular. Dağ dağ duruyorlar Gelibolu’da.

Öyle güzeldi ki gittikleri yerler bir daha dönmediler… Bir gül bahçesine girer gibi kara toprağa girdiler. Dünya’ya dur diyebilen iradenin destanlaşan öyküsü, vatan sevgisinin anıtlaşan kahramanlarının yorgan olup örttüğü Gelibolu topraklarında sahibini bekleyen mektuplar gibi duruyor. Oradalar…

GELECEĞİ GÖRMEK İÇİN

Atatürk, yıllar sonra 1935 yılında Gelibolu’daki törenlere bir mesaj gönderir. Bu mesajında şöyle yeni kuşaklara şöyle seslenmektedir: “Siz onları tanımadıkça geleceği göremezsiniz!”

ÜLKEYİ YÖNETENLERİN UFKU

 

 

Almanların safında Birinci Dünya Savaşı’na bizi sokan ruh hali, kafa yapısı ve siyaset anlayışı bu idi. Yoksa bu savaş bizim savaşımız değildi. Çanakkale yaşanmak zorunda değildi. Osmanlı Devleti bütün Hasta Adamlığına rağmen dokunulma istenmeyecek güçte idi.

 

Fakat bu yanlış politikalar içeride etnik ve dini ayrışmayı doğurmuş, zayıfşlayan Osmanlı Devleti; topraklarındaki petrolde gözü olan İngiltere ve Fransayı iştaha getirmişti.

İttihat ve Terakki yönetimi yapılabilecek tüm hataları eksiksiz yapıyordu.

İşte 4 milyon göçmen, 3 milyon şehitle tükenmiş bir millet tarihin en büyük mücadelesine bu şekilde sürüldü. Yöneticilerinin basiretsizliğinin doğurduğu açığı 250 bin kan ve canla ödedi. Tarih hata yapanları affetmedi. Ve Tarih kahramanlılarıyla tarih yazan şehitleri de unutmadı.

Günümüzde de Balkanlarda çatışma, katliam ve yeni devlet oluşumları gördük. Yine Kafkaslarda katliam ve savaşlar yaşıyoruz. Yine Filistin gündemimizde ve yine etnik bölünme tehditleri altında Kuzey Irak’ta Kürdistan oluşumu yaşıyor, Diyarbakır yerel seçimlere bu endişe ile giriyor. Alevi Sünni ayrımı ve rahip cinayetleri din temelli çatışma tahriklerini içinde taşıyan gelişmeler olarak hafızamızda duruyor.

Adeta yeniden Çanakkale yıllarının macerasını tazeliyoruz. Bu dönemde Türkiye’nin yönetiminin benzer hataları yapmayacak ellerde durması son derece önemlidir. Tarih tekerrür edecek kadar acımasızdır.

Osmanlı’yı bir arada tutacak değerlerden kopmuş yöneticiler eliyle Osmanlı nasıl tasfiye edildiyse, Türkiye’nin de Türkiye’yi bir arada tutacak bir bakışa ihtiyacı vardır. Daha da ötesi; Çanakkale Şehitlerinin uğrunda öldüğü değerleri taşıyan bir anlayışla dünyaya bakılmasına ihtiyacı vardır.

Türkiye, Çanakkale cephelerinde şehit düşen evlatlarının geldiği coğrafyadaki hatırasına sahip çıkacak bir anlayışa ihtiyaxı vardır. Kosova’dan Bakü’ye, Filistin’den Kırım ve Batum’a kadar Çanakkale’de şehit olan evlatlar bizim coğrafyamızın çocuklarıdır.

İşte, tükenmiş bir millet 15 yaşındaki evlatlarını bile cepheye gönderdi. Tokat’ın hey 15’li türküsü bugün bir oyun havası olarak çalınıyor. Oysa bir ağıttır. “hey onbeşli onbeşli, Tokat yolları taşlı, 15’liler gidiyor, kızların gözü yaşlı” diye Çanakkale’ye giden 15’lik yiğitlere ağlanıyordu.

Bu topraklarda bacası tüten her evin ya Yemen’de, ya Kafkaslarda ya da Çanakkale’de bir askeri vardı.

İşte onun için Çanakkale milletin yüreğinde yaradır. Zaferine ağlayan başka bir Milet yoktur. Öylesine hüzünlü ağır bedelli bir zaferdir.

Posted by
Categories: Makaleler

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumlayan siz olun!
Yorum Yap