GELENLER VE GİDENLER

Cuma, Ocak 16th, 2015 @ 4:11PM

GELENLER VE GİDENLER

Osman ARSLAN

Eric Zürcher, ‘Modernleşen Türkiye Tarihi’ Kitabında 1950-1990 yılları arasına “Huzursuz Bir Demokrasi” der. Halen de demokrasimizin huzuru olduğu söylenemez. Bu dönemde üç askeri darbe yaşandı ve kurumlaşan darbenin eseri olan 28 Şubat 1997 postmodern darbesi arkadan geldi. İktidarın el değiştirmesi beraberinde bürokraside bir değişim başlattı: gelenler oldu, gönderilenler oldu. Bu yazıda siyasal geçmişimizin bu açıdan bir panoramik görüntüsüne bakmayı deneyeceğiz. Belki bu sayede fotoğraf biraz daha netleşir.

Türkiye, Cumhuriyet tarihinin ilk askeri darbesini 27 Mayıs 1960’ta yaşadı. Darbe öncesine dair çeşitli yazarlar ülkede bir ‘bunalım’ olduğunu vurgular. Bunalımın sebebi olarak Demokrat Parti’nin (DP) otoriterleşmesi anlatılır. DP arkasındaki halk desteğini otoriterleşme yönünde kullanmıştı. Aslında, DP iktidarı ekonomideki kötü gidişle eşgüdümlü bir şekilde otoriterleşme eğilimi gösterdi. Seçim kanununda kendi lehine değişikler yapması, muhalefete(CHP) baskılar uygulaması, yargı mensupları ve diğer devlet memurlarına çeşitli baskılar yapması, Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat Encümenini yargısal yetkilerle donatmak gibi uygulamalarda bulunması bu otoriterleşme örnekleri olarak dile getirilir. Gerçekte DP, bürokrasi içinde olup kendisine itaat etmeyip muhaliflerle çalışan bürokratları tasfiye etmek istiyordu. Yani menderes, ‘devlet içinde gördüğü devlet’i tasfiye etmeye yeltenmişti. İşte o vakit adı diktatör oldu, Ordu, hükümeti çeşitli yollarla uyarsa da tavrı değişmeyen Demokrat Parti 27 Mayıs 1960’da askeri darbe ile iktidardan uzaklaştırıldı. Menderes ve iki bakanı asıldı.

CHP’NİN PARALEL YAPISI MENDERES’İ ALT ETTİ

27 Mayıs darbesi bürokratik oligarşinin yer tuttuğu büyükşehirlerde(Ankara, İstanbul) sevinçle karşılanmış, Türkiye’nin diğer bölgeleri derin bir sessizliğe bürünmüştür. 27 Mayıs darbesi aydınlar arasında genellikle‘ilerici’ bir darbe olarak savunuldu. ‘Direnme hakkı’na dayandığı söylenmiş, bir ‘hürriyet mücadelesi’ ve ‘hukuk devleti ihtilali’ şeklinde savunulmuştur. Bu atmosferde devletten alınan eski görevliler yeniden yelrrine yerleştiler. Sağcılar gitti solcular geldi. Böylece belki de 31 Mart Vakasından bu yana siyasal zihniyetimize yerleşmiş hastalıklı bir gen yeniden uyanmış oldu. ‘Darbe güzellemesi’ yapılması, Orduyu, demokrasilerde asla olmaması gereken ‘sigorta’ konumuna yükseltti. Oysa amacı ne olursa olsun, iktidarın kuvvet yoluyla el değiştirmesi hukuka aykırıdır, meşru değildir ve savunulamaz.

SAĞ BALANS AYARI

Darbe meşruiyet kazanınca ‘demokrasiye balans ayarı’ hakkı olduğu düşüncesiyle TSK 1971’de Askeri Muhtıra verdi. 1961 Anayasası sonrasında  Özgürlükçü bir ortam oluşmaya başlamıştı. 1950’lerde başlayan sanayileşme nedeniyle kente göç ile gelerek işçi sınıfını oluşturan kitlelere sol örgütler ulaşmaya başlamıştı. Ordu içindeki sağ görüşlü komuta kademesi, sokaktaki solcu ilerlemeyle birlikte solcu kimlik taşıyan 27 Mayıs’a ilaveten ikinci bir sol darbenin ülkeyi iyice Komünizmin kucağına iteceği kaygısıyla Genel Kurmay Başkanı ve dört Kuvvet Komutanının imzası ile 12 Mart muhtırasını verdi. Demokrasi bir nevi oyuncağa dönmüştü. Ordu bir sol tokat vurmuştu demokrasiye, bir sağ. 12 Mart’ ta 27 Mayıs’tan farklı olarak parlamento kapatılmadı. Ancak, komuta heyeti, hükümeti ve meclisi muhtıradaki şartlar yerine getirilmediği takdirde TBMM‟yi kapatacaklarını söyleyerek tehdit altında çalıştırdılar. Muhtıradaki ilk istek mevcut hükümetin istifa etmesiydi. Hükümet bu isteğe boyun eğerek istifa etti ve ‘ara rejim’ olarak anılan 12 Mart dönemi böylece başlamış oldu. Bu dönemde devlet bürokrasisinde yeniden sağ egemenliği kurmak üzere yeni bir tasfiye dönemi yaşandı. Muhafazakar Sağ geldi Ulusalcı sol gitti. Rövanşizm yerleşmişti artık.

DEVLETTE ULUSALCI YAPILANMA

Bu karşı darbenin de artırdığı gerilim sol-sağ çatışmasını ateşledi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 12 Eylül 1980 günü emir komuta zinciri içinde gerçekleştirdiği üçüncü askeri müdahale anarşiyi önlemek içindi. Süleyman Demirel Başbakanlıktan alındı, hükümet düşürüldü. TBMM lağvedildi, askerlerin yaptığı 1970 sonrasında değiştirilen 1960 Anayasası yine askerler tarafından tamamen rafa kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin ve ekonomisinin baskı altında yeniden yapılandırıldığı bir dönem başladı. 12 Eylül 1980 ardından partiler kapatıldı. Parti liderleri önce askeri üslerde gözetim altında tutuldu, ardından yargılandı. Siyasi gelenekler yıkıldı. Siyasal kökenler yok edildi, kimlikler baskılandı. 12 Eylül 1980 darbesi, ülkede ekonomik ve siyasal kaos varken yapıldığı ve asayişi sağladığı için halk desteği gördü. 1960, 1971 ve 1980 darbelerinin her biri Türkiye’de farklı etkiler yarattı. Demokrasi ağır yara almıştı yine. Bu sefer devlet kadroları asker eliyle tek tek yeniden değiştirildi. Bu sefer Atatürk milliyetçisi olmak kriteri oturtulmuş, muhafazakarlar ve solcular tasfiye edilmişti. Ulusalcılar geldi Muhafazakarlar gitti. Yeni kimlik inşası yapan ordu şu kritere ulaşmıştı: Sol gruptan Atatürkçülük, sağ gruptan milliyetçilik alınacak ulusalcılık dediğimiz kimlik ortaya çıkacaktır. Böylece 1960 ihtilalinin desteklediği ve 1971 muhtırasının desteklediği grupların bir kesişim kümesi ayırt edilip devlet onlara teslim edilmiştir.

ÖZAL VE MUHAFAZAKARLIĞIN YÜKSELİŞİ

Ardından Turgut Özal dönemi geldi. Dört eğilimi buluşturan Özal kadrolarda ciddi değişim gerçekleştirdi. Özellikle her kanaldan Muhafazakarlığın önünü açtı, özgüvenini sağladı ve muhafazakarları dünyaya açtı, demokrasi ve liberalizmle barıştırdı; kalıp yargılarını kırdı. Muhafazakarlar uzun süredir göremedikleri devlet kadrolarında ilk defa yerleşmişlerdi. Muhafazakarlar geldi, ulusalcılar gitti. Bu süreç Erbakan’ın başbakan olmasına kadar gidecekti.

ULUSALCI RÖVANŞ

İşte bu noktada yeniden devreye giren TSK, 1997 yılında darbe yapma ihtiyacı bile duymadı. ‘Darbe yapacağı korkusu’ yetti. 28 Şubat bildirisi ile yumuşak, ya da postmodern darbe yapıldı. Bu sefer halkın menfaatleri, kaosu gidermek, iç savaşı durdurmak, ekonomik istikrarsızlık gibi kamusal nedenlerle değil, salt siyasi amaçlarla ve ideolojik amaçlarla yapıldığı net anlaşıldı. Adeta her kamu kurumunda karargah kurulmuşcasına muhafazakar kadrolar tasfiye edildi, gitti, ulusalcı kadrolar geldi.

DARBESİZ DEMOKRASİ

Bu süreç 2000 yılı ile başlayan Yeni oluşum ve 2002 yılında iktidara gelen Erdoğan liderliğindeki Ak Parti’nin AB politikası, demokratik değişim paketleri ve açılım çabaları ile zorlanırken; dört darbenin de sahibi olan askeri ve bürokratik seçkinlerle çeşitli çatışmalar yaşandı. Halkın sürekli yükselen desteği ekonominin ve siyasal istikrarın da iyi gitmesi ile sürdü ve darbecileri mesnetsiz bıraktı. Bu şartları iyi değerlendiren Ak Parti kurmayları demokratik değişim paketini halkoyuyla geçirerek darbenin yasal dayanaklarını da ortadan kaldırdı. Böylece Türkiye’de darbelerle kesilir kaygısı taşımayan bir demokratikleşme süreci işlemeye başlayabilmiştir. Askerin siyasal hayattaki özgül ağırlığı da bir demokraside kabul edilebilir sınırlara kadar böylece çekilmiştir. Askerle yaşanan hesaplaşma, Ergenekon Süreci olarak yaşandı. Adeta, ulusalcı, Atatürk milliyetçisi unsurların tamamı toplandı, tutuklandı yargılandı. Devlet kadrolarından hızla tasfiye edildiler. Ulusalcılar gitti Muhafazakarlar geldi. Yüzelli yıldır çevre’de, çeperde kalmış muhafazakarlar artık merkeze yerleştiler. Menderes’in başlayamadığı, Özal’ın bitiremediği hamle bu sefer tamamlanmış oldu. Her ikisi de ekonomide yaşanan sorunlar döneminde düştüler. Erdoğan henüz ekonomiye kötü günler yaşatmadı. Bununda rolü büyüktür.

MUHAFAZAKARLIK MERKEZİ ELE GEÇİRDİ

17 Aralık ise bir başka milat oldu. Ergenekon Süreci’nde ‘sakıncalı’ları tasfiye eden gücün Ak partinin içindeki tek disipliner birlik olan ‘cemaat’ olduğu ve Ergenekon’dan boşalan askeri, sivil bürokrasiye kendi ekiplerini yerleştirdiği; kendi istekleri yönünde ilerlemeyince hükümeti dahi devirmeyi düşünebileceği görüldü. Sonrasında Kırmızı Kitap’a giren Paralel Yapı, Emniyet ve Yargı olmak üzere tamamen bürokrasiden tasfiye edilmeye başlandı. Ergenekon’un rövanşı gibi, paralel yapı tasfiyesi böylece yaşanıyordu. Fakat bundan önceki, saydığımız 10 yılda bir olan karşılıklı rövanşlarda hep sağ-sol, ulusalcı-muhafazakar çatışması vardı. İlk kez bir muhafazakar iktidar bir başka muhafazakar kadroyu tasfiye ediyordu.

Bu da gösteriyor ki Türkiye’nin bundan sonraki yakın siyasal geleceği muhafazakarlık ekseninde ilerleyecektir.

GELDİLER VE GİTMEDİLER

Bürokrasinin el değiştirdiği bu ‘gel-git’ tablosunu bir tarihi panorama halinde manzaranın netleşmesi amacıyla yaptık: Artık milliyetçi ya da solcu unsurlar ülkede bir güç olarak gündemde değiller. Hesaplaşma bile muhafazakarlar arasında oluyor.

Muhafazakarlar geldi ve gitmedi.

DİNİ ÇOĞALTTILAR

Öyleyse herkesin bu saatten sonra dini eksene ve gündemine alması kaçınılmazdır. Dini ve kimlikleri… Siyasetin yeni doğası budur. Ve işin en kötüsü de burasıdır. Zira kimse ne inancından vaz geçer ne de kimliğini terk eder. Tartışmaz bile. Bu, uzlaşılamaz bir zemindir. ‘Dinimiz bir ya’ deyip rahatlamayalım. Zira, Allah katında din bir! Fakat insanlar çoğalttılar, hem de hesapsız çoğaltıyorlar. Ufukları kadar farklılaştırıyorlar, menfaatleri kadar çoğaltıyorlar. Bahsin burası, üzerinde durulması gereken ayrı bir konudur.

Muhafazakar zeminde siyaset daha kolay olmayacak. 14.01.2014

 

Posted by
Categories: Haberler, Makaleler

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumlayan siz olun!
Yorum Yap