Atatürk’ün ‘İslamlaşma’ Hedefi Var Mıydı?

Çarşamba, Kasım 13th, 2013 @ 6:33PM

ATATÜRK’ÜN İSLAMLAŞMA HEDEFİ Mİ VARMI?

Dersimiz Dersim’ makalemizin son kısmındaki Atatürk’e ilgili yoruma dair iletiler halen devam ediyor. Makalenin sonuç bölümünde Atatürk’ün fikir hayatının geldiği son noktanın “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” düşüncesi olduğunu belirtiyorduk.

Tebrikler yanında, yazının bu noktasına; “Atatürk’ün ‘İslamlaşmak’ gibi bir meselesi mi varmış! Bunu da nereden çıkartıyorsunuz!”  şeklinde itirazlar geldi. Bu dostlarımız, Atatürk’ü, İslam karşıtı tutumlarıyla tanımlıyor ve İslam’ı ezen bir kimlikle ortaya koyuyorlar. Tepkiler bir gerçeği de ortaya koyuyor aslında: Atatürk hâlâ bam telimiz, Dokununca ses geliyor.

ATATÜRK’E İTİRAZ BİRİKİMİ

Kuşkusuz Atatürk, ‘kanunla korunması’ nedeniyle bir tabu alanı olmuş, bu bastırılmış aykırı görüşler, resmi tarihin karşısında bir yığın itiraz biriktirmiştir. İlaveten bazı kesimler tarafından Atatürk’ün ‘ideolojik figür’ haline getirilmiş olması, yer yer dokunulmaz ve efsanevi bir ‘yarı Tanrı’ miti haline getirilmesi de bu itiraz birikiminin ayrı bir nedenidir.

Bu itirazlar, elbet bir gün belgeler ışığında tartışılacaktır. Ve belgeler tek tek gün yüzüne çıkarken; biliyoruz ki her bir belgeyle bir ‘Atatürkçü’ler sevinecektir, bir ‘Atatürk karşıtları’. Fakat açıklanacak belgeler Atatürk’ün gerçek kimliğini de ortaya çıkartacaktır. O gün, gün ışığına çıkmış Mustafa Kemal hakkında her iki cephedeki yaklaşım da ortadan kalkacak ve hepimiz hemfikir olacağız: Atatürk hiçbir tarafın tanımladığı gibi bir lider değilmiş! Ne bir kutlu varlıkmış ne de bir şeytan. Fakat maalesef, o gün henüz gelmedi.

Yine de, madem ki sorulmaktadır; Atatürk’le ilgili fikrimizi söylemenin tam zamanıdır.

ATATÜRK’Ü TANIMLAYACAĞIZ

Hem de insanların yapmaya çekineceği bir şeyi yapacağız: Atatürk’ü tanımlayacağız. Günümüzdeki dini konulardaki fikir temsilcisini de göstereceğiz.

Atatürk’ü hayatı boyunca vazgeçmediği iki temel değerle tanımlayabiliriz: Vatanseverlik ve Çağdaş uygarlık!

Gerisi?

Geriye kalan her şey ‘bu iki değere hizmet ediyorsa’anlamlıdır, makbuldür. ‘Bu iki değere hizmet etmiyorsa’ anlamsızdır, terk edilmelidir.

Atatürk’ün tüm hayatının ‘öz’ü, özeti, hasılası, neticesi, maksadı… budur!

Atatürk’e dair söylenebilecek daha pek çok söz vardır ama hepsi bunlara birer alt başlıktır ve bu iki değerin açıklamasından ibarettir.

BU İKİ DEĞERE UYMAYAN HER ŞEYE DÜŞMAN

Vatanseverlik, milliyetçiliğin ifadesiydi.  Milliyetçilik ise Türklüğü önceliyordu. Bu nedenle Atatürk’ün Türkleşmefikri sağlamdı.

Muasır Medeniyeti, bugün olduğu gibi Atatürk’ün yaşadığı devirde de Batı taşıyordu. Batı medeniyetini yakalamak ve geçmek şarttı. Öyleyse Batıyı örnek almak gerekliydi. Atatürk açısından Batılılaşma bu nedenle kaçınılmaz bir gereklilikti.

Din konusuna gelince; bu iki değere ters düşmeyen bir din anlayışı makbuldü. İslam’a karşı değildi. Ama İslam kimliği ile vatana ihanet edenlere ve medeni ilerlemeye karşı çıkanlara karşıydı.

Birinci kısımla, yani din adına vatana ihanet edenlerle mücadelesini kurtuluş savaşı yıllarında vatansever dindarlarla omuz omuza yürüttü ve Kurtuluş savaşının kazanılması ile onlar da tasfiye oldu.

İkinci kısımla da, yani batılılaşmaya engel olan din anlayışı ile de Cumhuriyet yıllarında yürüttüğü devrimler sırasında karşılaştığı dirençlerin üzerine giderek mücadele etti ve tasfiye etti.

TASFİYE BİTİNCE İNŞA BAŞLADI

Tasfiye 1936’da tamamlanmıştı. Böylece ‘İslam’ kimliği altında, iki hedefine de engel olabilecek her iki dindar grubu da tasfiye etmişti. Fakat bir şeyi ortadan kaldırmak yetersizdi, yerine ikame edilecek şeyi de ortaya koymak gerekirdi. Kısacası Din anlayışını bu iki değerle, vatanseverlik ve çağdaş uygarlık anlayışıyla barışık biçimde inşa etmek de önemliydi. İşte bu aşamada ‘İslamlaşmak’ gündemine girdi.

Ve Atatürk, Ziya Gökalp’in kaleminden çıkan bir tezle yeni bir döneme adım attı: “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak!” Tarih 1935’ti. Atatürk’ün son geldiği nokta da işte buydu; çünkü Türk milleti için ‘İslam’ın ne demek olduğunu, Türklüğün İslam ile kaim olduğunu’ kavramıştı.

ATATÜRK’Ü ATATÜRK YAPAN ÜÇLÜ

Ziya Gökalp’in Atatürk üzerindeki etkisini abarttığımızı düşünenlere şimdilik Atatürk’ün ağzından cevap vermekle yetinelim“Benim bedenimin babası Ali Rıza, duygularımın babası Namık Kemal, fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tir.”

Hemen Namık Kemal deyince ahlaksız fıkralar, Ziya Gökalp deyince faşistlik anlayanlara tavsiyemiz; ezberlerine güvenmeyip adı kirletilmiş bu yazarları gerçekten incelemeleridir. Namık kemal’in ‘Renan Müdafaanamesi’ emsali zor bulunur vukufiyetli ve hamasetli, destansı bir İslam müdafaasıdır. Ziya Gökalp’in Din Anlayışı’nı, eserlerinden, hem de anti-milliyetçi isimlerin incelediği doktora tezleri ilginç sonuçlara varıyor: İslam bir figür değilmiş O’nda, hayatmış.

ATATÜRK ANLAŞILAMADIYSA…

Zaten Türkiye, koca bir 90 yıl boyunca Atatürk’ü ‘devletinkoruduğu imaj olmaktan çıkartıp milletin sarıldığı kahraman’ haline getiremediyse bunun sebebi, O’naduygularını yükleyen Namık Kemal’i ve fikirlerini besleyen Ziya Gökalp’i gençlere okutmayı başaramamış, ancak böylece sağlanabilecek olan ‘Atatürk’ü anlamak’ noktasına getirememiş olmasındandır.

ATATÜRK’ÜN KAPILDIĞI DEĞİL KAPATTIĞI YOL ANLATILDI

Devletin Namık kemal ve Ziya Gökalp’i okutmayı başaramasının sebebi de ortadadır: İstemediler! Çünkü, devleti avucuna alan Atatürkçüler, aynı zamanda ‘solcu’lardı. Solcular ise ikisi de ‘Bolşevizm karşıtı ve Vatansever’ olduğu için kendilerinin hazzetmediği amaAtatürk’ün ‘kapıldığı’ Namık kemal’i ve Ziya Gökalp’i değil Atatürk’ün murakabe ettiği ve dergilerini kapattığı, fakat kendi ideolojilerini temsil eden Şevket Süreyya, Niyazi Berkes ve Kemal Tahir’i Atatürk’ün fikirlerini temsilen okuttular. Böylece ‘Atatürk’ün sol yorumu’ülkeye hakim oldu. Din’le de sorunlu olan bu Atatürk yorumu, sosyal demokrat veya demokratik sol gibi bir anlayıştan da ötedeydi; Bolşevizm/komünizm/sosyalizm çizgisinde olduğu için Atatürk’ü olduğundan başka tanıttı ve böylece milletten de uzaklaştırdı. Atatürk’ü ideolojik araç yapan o oluşum ‘kadro’ hareketiydi. Sonradan ‘Yön’hareketine dönüşen, ardından kendi içinde Anadolucu ve Enternasyonal iki bloğa ayrılıp, nihayet ‘kendi içlerinde de dallanıp budaklanarak’ bugünkü ‘bol fraksiyonlu sol kanadımızı’ oluşturdular. Onlar, hemen hemen hiç hükümet kuramadılar ama devleti hep kontrol altında tuttular, şimdilerde ulusalcı kimliğe büründüler ve devletten söküldüler. Önder kadroları bugün Ergenekontutuklusu.

DEVLET ÖLDÜKTEN SONRA ATATÜRK’ÜN OLMADI

Atatürk’ün çizgisi Ziya Gökalp’in “Türkçülüğün Esasları”nı yazdığı dönemde Türk Milliyetçiliği idi. O dönemde Atatürk devletin ‘Türkçü’ resmi görüşünü ‘Türk Ocağı’(Kuruluş 1912) üzerinden taşıtıyordu. “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” yazıldıktan sonra Atatürk’ün bu çizgisi “Türk-İslam Sentezi” olarak ifadesini bulacaktı. Bunu da uzun yıllar ‘Milli Türk Talebe Birliği’(Kuruluş 1916) taşıyacaktır. Bu yönüyle, MTTB’nin Türk Ocağı’ndan farklılaştığını, her ikisinin de amblemi‘bozkurt’ iken MTTB’nin ‘ayyıldızlı açık kitap’ şekline çevirmesinden de izlemek mümkündür.  Bu hareket de sonradan kendi içinde Milliyetçiler ve İslamcılar şeklinde iki bloğa ayrılacaktır. Ve sonra iki bloğun da kendi içlerinde ayrışarak çoğaldığı ‘türeyiş’ öyküsü bugünlere kadar devam edip gelecektir. Hep hükümet kurup hiç devlet olamayan sağ kanadımızın içindeki ‘islamcı kanat’muhafazakar liberal kimliğe büründükten sonra şimdilerde devleti de kontrol altına almış durumdadır.

İlkin Atatürk’ün uzak olduğu ‘sosyalist’ akım devlete egemendi, sonradan yine karşı olduğu ‘islamcı’lar elde etti.

ATATÜRK’ÜN İSTEĞİ: VATANSEVER VE ÇAĞA AYAK UYDURAN MÜSLÜMAN   

Yeniden konumuza dönersek; Atatürk 1936 ve sonrasında, geriye kalan kısa ömründe “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” fikrine ulaşmıştı, demiştik.

 Vatansever ve çağa ayak uyduran bir İslam kimliği, Atatürk’ün zaten öteden beri savunduğu din anlayışıydı. Dinin yüzlerce yorumu içerisinden kendisinin benimsediği din yorumu buydu. İşte O’nun istediği, bu anlayışla ‘İslamlaşmak!’tı.

Üstelik böyle bir din anlayışı aydın ve öncü bir dindar kesimin de ortak düşüncesiydi: Hamdi Yazır, Ahmet Akseki, Mehmet Akif, Muhammed Abduh, Muhammed İkbal, şeyh Sunusi… gibi İslam mütefekkirleri de Atatürk’e yakın bir din anlayışı içindeydi. FakatAtatürk’ün politikalarını  iki noktada eleştiriyorlardı: Onlara göre, Devrimler tepeden inme, zorla, halka rağmen ve hızla yapılmamalıydı; toplumsal taleple, hazmedilerek, zaman içinde ve ikna yoluyla yürütülmeliydi. Bir de geleneksel kıyafetlerle, Arap alfabesiyle uğraşılması abesti. Yani aralarındaki ihtilaf esasta değil, kullanılan metottaydı.

İHTİLAF ESASTAYSA

Oysa farklı bir ulema sınıfı vardı ki, onlar sakıncalıydı: Said Nursi, Şeyh Said, İskilipli Atıf, Süleyman Hilmi Hocalar İslam Hukuku da istiyor, modernleşme adı altında yürütülen devrimleri ‘dinsizleşme’ olarak görüyorlardı. İşte Atatürk’ün sorunu, sadece metotta değil, esasta da anlaşamadığı bu ikinci gruplaydı. Bu ikinci grup ulemanın din anlayışı ile İslamlaşmaya katiyen karşıydı! Hatta o zihniyeti ortadan kaldırmayı istiyordu.

İşte mesele buydu. İslam karşıtlığı değil, iki temel ilke nedeniyle bir din yorumunun karşısında olmak!

YENİ DİNİ ANLAYIŞ İNŞA ÇABALARI

Hep bu anlayışı hayata geçirmek için hamleler yapmıştı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nı dine karşı olan biri değil, ancak dini inşa etmek isteyen biri kurardı.

Sahih-i Buhari ve Kur’an-ı Kerim’in kendi cebinden karşılayarak Türkçe mealini hazırlatan kişi bir ‘din aydınlanması’ istiyordur ancak, dinsizlik değil.

İbadetin bile Türkçe olması gerektiğini düşünecek kadar‘Türkleşme’ niyetindedir o dönemde.

Sınırları zorlayacak kadar dinin akla hitap etmesini ister. Çünkü o günün ‘çağdaş uygarlığı’ pozitivizm aşamasındadır. Fakat sınırlardan dönmeyi de bilir. Diyanetin, kıyafet tercihinin din değil örf konusu olduğuna dair fetvasını aldıktan sonra erkek kıyafetini katı şekilde düzenlerken, Allah’ın emri olduğu için kadınların başörtüsüne dokunmayışı ve pardesü giymeyi önermesi bundandır.

İSLAM ARTIK SİYASET KONUSU

1936 sonrası Atatürk’üne dikkatle bakınız: Bir tren yolculuğunda kamarasında namaz kılan generali ispiyonlayan subayı hiddetlenerek trenden atan Atatürk’ü…

Dinin insanları uyutan bir afyon olduğunu, Allah’ın ‘sanı’ olduğunu anlatan bir kitap yazan öğretmenin öğrencilerle muhatap edilmesinin tehlikesini ‘içki sofrasında’ Milli Eğitim Bakanı’nı paylayarak anlatan ve o öğretmeni meslekten men ettiren Atatürk’ü…

Libya’da yakalanan Ömer Muhtar’ın 1931’deki idamının hesabının sorulacağını İtalya’ya ihtar eden Atatürk’ü…

Filistin’de 1937 yılında İngilizler tarafından Yahudi yerleşimi kurulacağını öğrenince hasta haliyle kalkıp Selahattin’in ve ecdadımızın emaneti Kudüs ve Filistin için Türk milletinin kanını dökmeye hazır olduğunu ve Arap ülkelerini de Türkiye’nin arkasında cihada çağıran Atatürk’ü…

Yine 1938’de dünya Müslümanlarına hitaben Hz. Muhammed’in yolundan ayrılmama çağrısı yapan Atatürk’ü…

Kardeşine annesi için hatim indirmeyi ihmal etmemesini tembihleyen; Anıtkabir’de sergilenen,  satır satır altı çizilerek üzerinde çalışılmış okuduğu Kur’anlarını ve üzerinden hiç eksik etmediği cep Kur’an’ını gördüğümüz Atatürk’ü…

Ve nihayet ‘islami usullere göre’ defnedilmesini vasiyet eden; buna mukabil kardeşi Makbule’nin feryadü figanı olmasa bir cenaze namazını bile kılmadan gömecekleri Atatürk’ü…

Sizce ‘bu dönemdeki Atatürk’ün’ İslamlaşma meselesi yok mudur?

DERSİM’E GELİNCE…

Dersim’e gelince; Ermeni tehcirine direnmekle başlayan sicilini 20 yıl süren Kürt isyanı ile sürdürerek‘Türkleşmeye’ direnen, Okullara öğretmen kabul etmeyen, yolları ve köprüleri yaptırmayan tavrıyla ‘çağdaş uygarlığı’ reddeden, bir de liderleri Seyit Rıza ile İngiliz hükümetinden yardım isteyerek ‘vatana ihanet’ içine girmiş; Erzincan, Bingöl, Elazığ, Sivas dağlarından köylere inerek binlerce cana ve mala kıyan, Atatürk’ün zikrettiğimiz bütün vazgeçilmez temellerini, ilkelerini ve hedeflerini uzlaşmaz biçimde reddeden bir aykırılıkgösteriyordu. Eğer devlet devletse, Dersim’e bir ders kaçınılmazdı. Dersin dozu ağır oldu. Fakat bu ağır ders, Atatürk’ün çağdaşı olan Hitler, Mussolini, De Gaulle, Lenin ve Mao’nun yaptıklarına nispetle zemzemle yıkanmış gibi kalıyordu.  

Atatürk için İslamcı denemez. Dindardı demek de mümkün değil. Fakat inançlıydı. Dinine inandığı şekliyle tam bağlıydı. Üstelik, ileride ortaya çıkacaktır ki, bir dini ekole bağlılığı da vardı. O ekolün lideri de oldu. Zaten sadece mensubu olduğu tekkeyi kapatmadı.

ATATÜRK’ÜN DİN ANLAYIŞINI YAŞATANLAR?

Daha iyi anlaşılması için; Atatürk’ün inandığı İslam’ın bugünden bir temsilcisini gösterirsek kanaatler daha da netleşir sanırız.

Bizce günümüzdeki İslami düşünce ekolleri arasında “Akla muhatap Kur’an İslam’ı” akımını temsil eden Yaşar Nuri Öztürk, tamı tamına Atatürk’ün tercih ettiği İslam yorumunu yaşatıyor.

Atatürk’ün İslamlaşma meselesi varsa işte böyle bir‘İslamlaşma’ ideali peşindeydi.

Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz, Yaşar Nuri Öztürk Hoca hakkında ne düşünüyorsanız, Atatürk’ün din anlayışı hakkında da onu düşünebilirsiniz.

Şimdi sorumuzu yeniden sorarak yazımıza son noktayı koymuş olalım: Sizce Yaşar Nuri Öztürk ün İslamlaşma kaygısı yok mudur?

5.12.2011, Ankara

Posted by
Categories: Makaleler

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumlayan siz olun!
Yorum Yap