Arslan Soruları Yanıtlıyor: Adalet ve İyilik İçin çabalayacağız

Çarşamba, Kasım 13th, 2013 @ 11:53PM

Sorudan Alıntı 1:

HADİSLERE İTİBAR ETMİYOR MUSUNUZ?

Referans olarak goncanın sunduğu hadislerin (hZ. AİŞE’nin 9 yaşında evlendiğine dair rivayet)kaynağını islam alemi kabul ediyorda siz neden etmiyorsunuz,haklı olduğun konu, milyona yakın hadisin olması,ama bunların içinde sahih kabul edilenleri buhari-müslüm ve tırmizi dir,düğerlerine islam alemi zaten itibar etmiyor,ama sen tutup buhari ve müslümün hadislerine dahi çarpıtma dersen dikkat et çarpılırsın…

Yanıt 1:

Dört yönden bakalım:

1. Hadis kitaplarının geçerliliği: İslam Dünyası Sahih ve Sünen denen altı kitabı benimsemiştir. Örneklediğiniz iki eser de bunlardandır. Bu kitaplar hadis yani ‘peygamber sözü’ derleme çalışmasıdır. derleme çalışmaları her zaman yanlış aktarımlar da içerebilir. Bunu istisnasız bütün Hadis bilimciler böyle bilir, böyle anlatır, böyle savunur. Her hadisin doğru olduğunu iddia eden bir tek Hadis bilgini gösteremezsiniz. Konu hakkında bilgisiz olanlar, hadis diye tuttuklarını ‘gerçek’ sanabilirler. Bu onların sorunudur.

Yüzlerce kitaptan bu altısının öne çıkmasının sebebi ise aralarındaki tutarlılık ve içeriklerine güvenilirlik oranının yüksekliğidir. O kadar. Her hadis doğrudur diyen yoktur. hatta bir ayete aykırı hadis, rivayet tekniği ile doğrulansa bile reddedilir. hadisler, insan sözüdür. Üstelik peyamberin sözünü duyandan duyan, ondan da duyan… şeklinde kaç insan aktarımının yanılgısı içerisindedir.

Hadisler kutsal metinler değildir. Sadece tarihsel metinlerdir. İslam dini, eğer hadisleri kutsal saysaydı, başta Hz. Muhammed kendi sözlerini tazesi tazesine yazan ve saklayan arkadaşlarının elinden onları alıp, yakıp; sözlerinin kendisi yaşarken yazılmasına yasak getirmezdi! Bunun tartışılacak bir tarafı yoktur. bazı hadisler doğru olmayabilir.

Hadisler açıklanırken hadiselerden koparsa doğru anlaşılamaz. Hadiseler kültürden koparak anlatılırsa ahmakça sonuçlar çıkar.

Hem hadise(olay) hem de kültür(sosyolojik durum) terk edilirse tarih bilimi diye birşey kalmaz. Hadis, hadise, sosyoloji ve tarihle birlikte okunmalıdır. 

2. Hadislerin anlaşılmasında teknik de ikinci konudur. Önümüze gelen bir hadis, hangi olay içinde söylenmiş? Rivayet edenler dizini kimlerdir? Bu dizin içinde kişiliği ile güvenilmez olan bir halka var mıdır? Semantik olarak yani kullanılan kelimeler açısından o çağın söylemine uygun bir söylem midir? Ayrıca hermönitik yönden yani anlamları açısından kullanılan kavramlar bugünkü anlamda mıdır, yoksa anlam kayması var da kavramları yanlış mı anlıyoruz? ve son olarak Kur’an ile bir çelişkisi var mıdır?

Hadis metni eğer tüm bu sınavlardan geçerse kulanılır, yoksa zararlıdır bile.

3. Hadise inanmamaya gelince, Müslümanlar hadisi bilgi kaynağı sayarlar. İnanırlar. Sözkonusu hadise gelince; Bize yansıtılan kaynakta bu hadisin geçtiğini bildiğimiz gibi bu hadisin doğru olduğunu, yani yukarıdaki sınav aşamalarından geçmiş bir söz olduğunu da kabul ediyoruz. O kaynaklara da en güvenilir kaynaklar olarak bakıyoruz.

Fakat hadis kitapları bir inanç konusu değildir, bir bilgi kaynağıdır. İnsan eseridir. Bilimsel materyallerdir. Onlara kutsal kitaba inanır gibi inanmaz müslümanlar. Sadece tekniği ile yararlanırlar. Öte yandan hadislerin sayısı da milyon filan değildir. 600 bin kadardır.

4. Ayrıca çarpılma, muska, fal ve büyü gibi batıl inanışlarımız yoktur. Çünkü bu inanışları Hz. Muhammed iptal etti. Çarpıklık olabilir. Onun da kafamızda olmaması için, bütünsel, sistematik, analizci ve bilimsel bakar, konuları ve muhataplarımızı ciddiye alırız. Böylece bundan korunuruz. Cımbızla seçtiğimiz bir sözle bütün hakkında ‘kolay yargı’ vermeyiz. Özellikle ‘alaysı’ dili, inançlara, düşüncelere ve tercihlere yönelikse; ‘onurlu’ düşünce insanları için yüz karası olan bir ‘kişiliğe saldırı’ olarak görürüz.

Alıntı 2:

ÇAĞDIŞI KALMIŞ ŞERİAT KURALLARINI NİÇİN İNKAR EDİYORSUNUZ ŞİMDİ?

eklemek istediğim bir konu daha var,islam alemi islam toplumlarını şeriat kurallarına göre yönetirken sadece kuranı baz almazlar,yetersiz kalır çünkü,kuranda ceza hukuku hakkında hırsızların el ve ayaklarının kesilmesi dışında bilgi mevcut değil,peki dayanağı nedir şeriatın –hadisler–işlenen suçun karşılığının kıssasıda hadislerdir,bi örnekle pekiştirebilirim,kuranda recm’e dair ayet mevcut değilken neden hala insanlara bu ceza uygulanır 🙂 malesef hadisler.bu yüzden hadislerden işinize geleni alıp çağdışı kalanlarına tepki vermeniz doğru değil.

Yanıt 2:

ŞERİAT ÇAĞ DIŞI KALMAZ, ÇAĞA UYAR, GELİŞİR

Aslında neresini düzelteceğimi bilemiyorum.

1. Hırsızların ayakları kesilmez, böyle bir hüküm yok.

2. Ceza Hukukuna dair onlarca başka hüküm de Kur’an’da vardır.

3. Recm Kur’an’da yoktur. Fakat bazı toplumların kültüründe vardır. Müslüman oldukları halde törelerini terk etmeyenlerin uygulamaları İslam’ın kabahati değildir. Benzeri durumlar ilkel Hıristiyanlar ve Yahudilerde vardı.

4. Şeriat çağlarla değişebilecek esneklik taşır. Çağdışı kalmış bir hüküm de yoktur. Çünkü bunlarçağa özgü değildir ve  hiçbir çağda da uygulanmamıştır. Uygulansın diye değildir çünkü; Kur’an’daki ceza hükümleri, ‘had’ yani uygulanabilecek en ağır ceza olarak bilinsin diyedir ve uygulanması da Kur’an’da salık verilmez.

 Hırsızlardan söz etmiştiniz: Kur’an, haddi belirttikten sonra daha hafif ceza vermeyi emreder, bu nedenle de İslam tarihinde hırsızlıktan eli kesilen bulamazsınız. Tarih boyu yanlış anladılar da, bir bu çağda mı doğru anlıyor bazı insanlar? Hz. Ömer bu cezayı yoksulluk gerekçesiyle kaldırmıştı. Bu, had değil de emir olsa idi Ömer kaldıramazdı! Sandığınız gibi değişmez olsaydı şeriat hükmü, bu değişkenlik olur muydu tarih boyunca? Hüküm ceza hukukuna yazılır, ama ceza hep hafif uygulanır. Öyleyse bu, ‘caydırıcı’ olması içindir. Bir de hırsızlıkta ölüm cezası veren bir topluma suça göre ceza anlayışı gelmiştir, bu hükümle. Diğer ceza ayetlerinin genel mantığı da budur.

5. Şeriat’a gelince, hukuk devleti demektir. Hukuk devletinin sizce sonu gelebilir mi? Asla değil mi? Öyleyse şeriat çağdışı kalmaz!İslam Dininin talebi hukuk düzenidir. Şeriat, bir rejimin adı değildir. Böyle bir rejim yoktur. Bir yerde hukuk devleti varsa orada şeriat var demektir. Mal, can, namus, emek, ekmek, akıl korunuyorsa orada şeriat vardır.Hırsızlar cezalandırılıyor, suçlular yakalanıyor, cezalandırılıyor, emeğin karşılığı veriliyor, adalet sağlanıyor ve insanlar temel hak ve özgürlüklerini yaşıyorlarsa orası şeriat ülkesidir.

Türkiye’de de şeriat vardır yani. Belki şeriat(hukuk düzeni) ilkeldir burada; bazı hak ve özgürlükler sağlanamadığı, gelir dağılımındaki adalet sağlanamadığı, yoksulluk ve mafya gibi belalar durdurulamadığı için.

Fakat bazı marjinal örgütler İran devrimi sonrası bir ‘rejim’ davasına girişmiştir. Bu akımın kökeni ise yüzyılımızın başıdır. Şeriatın rejimi olduğu iddiası ile yola çıkan akımların tamamı ise komünist hareketi İslam’a uyarlayarak bu fikri geliştirmişlerdir. Denebilir ki Marks ve Lenin’in İslam içindeki etkisi radikalizm olmuştur.

Kur’an’da ‘devlet’ kavramı ve siyasal anlamdaki ‘halife’ kelimeleri bile geçmemektedir. Hadislerde de yoktur. Bu, din adına inanılan bin yılın en etkili yanlışıdır. Devleti ele geçirmek ve şeriat rejiminden söz etmek Müslüman’ın işi değildir. Ama Müslüman her nerede bulunuyorsa; adalet ve iyiliği yaşamak, yaşatmak ve egemen kılmakla ödevlidir. Bu amaçla siyasete girer, sivil eylemler yapar, bireysel çabalarda bulunur. Emperyalist baskı, tutsak, tuzak ve korkuları yenmekle ödevlidir. Müslüman demek onurlu ve dik duran özgürlük ve hak savunucusu insan demektir.

Bunu da engüzel biçimde yapmak üzere tavsiyelidir. Bir de Allah’ın bir olduğunu anlatmakla ödevlidir. Müslümanların amacı devlet değil, insan ve toplumdur. Devlet insanın mutluluğu için bir araçtır.

Sizin anladığınız ve kastettiğiniz biçimiyle şeriatın anlamı; yani rejim, bugün aşılmakta olan ve dünün politize toplumlarında doğan bir çağdaş yanılgı, bir yaygın yanılsama olduğu için; şeraite dair suçlamalarınızı muhatapsız kabul ediyor, yanıt vermeye gerek görmüyoruz.

Posted by
Categories: Makaleler

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumlayan siz olun!
Yorum Yap