Zor Sınavı Başarmak

Çarşamba, Kasım 13th, 2013 @ 11:54PM

Alevilik, Caferilik, Sünnilik ve dahası Hizbullah, Hizbuttahrir, Taliban, Ahrar, İhvan-ı Müslimin… birbirini müslüman bile saymayan ve hoşgörmeyen dini-siyuasi kimlikler….

Ülkemizde meydana gelen ayrıştırmanın bir boyutu da bu: dini fanatizmlerle kamplaştırma ve çatıştırma oyunu. Kerbela’nın yıldönümünde din temelli siyasal fanatizmleri deşmek ve açığa çıkarmak gerekliydi. Çünkü Kerbela’nın başlıca mesajı da bu olmalıydı.

İşte dini radikalizmin zihniyetini ve hatasını deşifre eden; tarih laboratuvarı eşliğinde sunulan Arslan’ın yazısı…        

                          ZOR  SINAVI  BAŞARMAK

 İslam tarihinde çıkan ve bir çoğu silinip giden  fırkalardan , bugün görüşlerinin  benzerine rastladığımız  fırkaların ikisine değinmekte  fayda vardır. Bunlardan birisi  “Akılcı İslam” diyebileceğimiz  Mu’tezile, diğeri de  “Siyasal İslam”  diyebileceğimiz  Hariciye Fırkalarıdır.

            DÜŞÜNCEYE  HÜRRİYET ,  FARKLILIĞA  TAHAMMÜL

            Geçmişe bir bakınca , etki ve tepki şeklinde gelişen karşılıklı reaksiyonlar  yerine serinkanlı  bir müzakere  ortamında her görüşe yeterince  hak ve fırsat vererek  diyalog sağlanabilse  pek çok  can ve zaman kaybedilmezdi herhalde diye bir ders almak mümkün olabilir, sanırız. Akılcı, İslamı savunanlar genelde  ehli sünnetle  mutabık idiler . Ama akla güvenmekte  aşırıya gitmişlerdi. Kur’an’ın mahluk olup olmadığını  tartıştılar. Sünneti bir önemi olmadığını  iddia ettiler  Sünnet müdafasını yapan  bazı imamlara da , Eski Yunan Düşüncesinin  etkisi altına aldığı  İslam Dünyasındaki  modalığında verdiği  etkileyicilikle  İktidarın resmi  mezhebi haline geldikleri  Abbasi ilk döneminde  devlet eliyle zulmettiler . O görüşleri susturdular . Düşünce suçlusu ilan ettikleri  İmam Malik ve İmam Eş’ari , sırf “kelamı itibariyle Kur’an mahluk değildir”  dedikleri için hapse atıldı. Eziyet edildi.Buna tepki duyan halk da  sünnet veya gelenek denen  anlayışa dört elle sarılıp  Mu’tezili anlayışı sarsmış  ve iktidardan indirmiştir. Onları iktidardan indirdikten sonra  bu sefer Mu’tezile’ye  aynı baskıları karşı görüş temsilcileri uygulamıştır.  Oysa devlet gücünün bir görüş adına diğer görüşü imha veya  iteate teşbbüsünün , ahlaki olmadığı gibi tarih boyunca istenilen sonucu da  vermediğinin anlaşıldığı günümüzde , hala, devletin  Diyanet İşleri Başkanlığı , Diyanet Vakfı ve  Bazı ilahiyat fakültesi  yönetici ve hocaları eliyle , haklı bile olsa , bazı İslami kesimler üzerinde baskı kurarak , onları dışlayarak, yok etmeye veya itaat etmeye  yönelik uygulamasının , bazı Kur’an tefsirlerini – haklı da olsa-  medyanın ve idarenin mahkum ederek  linç etme girişimin akli, ilmi, hukuki, ahlaki ve dini bir mesnedi olmadığı gibi , neticesi de , değişim yerine , tarihtekine benzer bir  reaksiyonu hazırladığından  her iki taraf için sadece zarardır. Onlar kendilerinden daha üstün bir görüş ortaya konularak  mağlup edilmelidir. Bugün aklın ihmal edildiği  doğrudur. Akla hak ettiği önem verilmelidir.Zira bugün , keşke mutezile  tadil edilebilseydi, diyoruz.Ama Mu’tezile  tecrübesinde yaşandığı gibi  bir tepkiye neden olunursa , bu sefer yaşanan reaksiyon, tarihte olduğu gibi  yeniden aklı tedavülden kaldırabilir. Tek çare vardır;  bu gladyatör savaşını , bu tribünlere nutuk dönemini  sona erdirip;  aynen, metaların serbest sunumu gibi  fikirlerin serbest sunumu  dönemini açmaktır.Kongreler, konferanslar, senpozyumlar , paneller , açık oturumlar ve nihayet ittifak edilen  metinlerin deklerasyonu     gibi bugün  yaygın bir medeni yolu  kullanmak varken ; baskılar, dışlamalar, telkinler… ne akıl ve vicdan dışı , çağdışı,  İslam dışı bir uygulamadır! Hata yapanlara  da  dönme fırsatı veren bir  hoşgörünün hakim olduğu  bir hür düşünce platformunda , cahil olanın , bağnaz olanın , gerici olanın , delili olmayanın kazanma şansı yoktur. Kaybettiği halde fanatiklikte  inat ederlerse ne olur? Kendi dinlerine ederler ! Bu konuda zor kullanırlarsa , Şiddete baş vururlarsa ya ? O zamanda suç işlemiş olurlar, kanunlar gereğini yapar. Şu fikir anarşisinden , kafaların dağınıklığından , tahammülsüzlükten kurtulmak için tarih yeterince  ders vermiyor mu? Belki bu reaksiyonun , düşünceye nizam verme  teşebbüsünün dönemi  içinde en masumu , medenisi, İmam-ı  Gazali eliyle Nizam-ül Mülk’ün  yaptığı  Nizamiye Medreseleri  yoluyla , eğitim aracılığıyla  görüş birliğinin  sağlanması yolu idi. Ama bugünün gözlüğüyle  dönüp bakınca onun dahi  doğurduğu ve bilim adamlarınca ortaya konan  İslam düşünce zenginliğini  sınırlamak gibi mahsurlar, düşünce hürriyetini savunmak için yeter nedendir.

            Demek ki görüşümüzü savunurken  mutedil olmak , elimizdeki devlet gücünü  bir görüş lehine  diğerini ezmek üzere  kullanmamak ve  düşüncelerin ifadesinden  korkmamak gibi  üç gereği yukarıdaki  örnekten çıkartmış bulunuyoruz. Haricilik deneyiminden de konumuza ilişkin  çıkartılacak sonuçlar vardır. Mutezile nassı ve  kalbi nispeten  ihmal etmişti . Hariciler ise aklı ve  vicdanı saf dışı edip ,siyasi görüşlerine göre  insanları mümin, kafir diye  tarif eden kendilerine göre  bir Kur’an – sünnet tevili yaptılar . Hz. Ali gibi  bir ilim ve hikmet deryası da  bunlarla mücadeleden  İslam Medeniyeti’ni  geliştirici tecrübeler  ortaya koyma fırsatı  bulamadı , maalesef. Anlamak açısından olaylar  eşliğinde bu zihniyetin  doğuşuna değinmemiz gerekmektedir.

            LAFZİ  DEĞİL  GAYECİ  ,  PARÇACI  DEĞİL  BÜTÜNCÜ  BAKMAK  ! 

            Hz. Peygamber’in vefat’ı üzerine doğan  anarşi alametlerini  gidermek için halife seçimi  acele yapılmalıydı. Müzakereler sırasında  zikredilen  “imam Kureyş’ten olur”  hadisi üzerine diğer adaylar  çekilir ve  ümmetin en efdali kabul edilen  Hz. Ebubekir’e  biat edilir (1). İcraat imkanını  iki yıl bulduktan sonra vefat edince , yerine tavsiye ettiği  Hz. Ömer İslam, diyarını  İran, Irak, Suriye fetihleri ile genişletir. İslam idaresi kurar ama  Müslüman olan toplumların  anlayışları bir anda değişmez. Mazileri bir anda silinemez. Arap kabileleri halifeye  “kabile şefi”  alışkanlığıyla bakıyor; hukukun üstünlüğü gibi bir  “devlet” anlayışını kabullenemiyorlardı. Bu nedenle de ileride kabileci bir fanatizm ve anarşizim içine  gireceklerdir. Devlet halifeden ibarettir onlar için . Mesela İran’da   İslam  öncesinde  kralları yarı tanrı olarak algılarlardı. O nedenle bir  “İmam-ı Masum” inanışı, halifeyi “Ayetullah”  görme eğilimleri doğmuştu. Yorumlarını da buna göre yaptılar . İşte böyle güçlükler içinde  İslam Medeniyetini  içtihatlarıyla geliştiren  Hz. Ömer oldu . Hz. Ömer’le benzeri anlayışla  içtihat yapan Hz. Ebubekir iktidarının kısalığı  ve irtidat hareketleriyle  mücadele etmek zorunda kalması  nedenleriyle , Hz. Ali ve fitne  ve isyan hareketleriyle uğraşmakla   dönemini geçirmiş olmasından Hz. Ömer kadar çok içtihat uygulaması örneği bırakamadılar . Fakat onlar da aynı anlayışın  böylesi dönemlerde nasıl hareket edeceğinin örneklerini verdiler . İleride Haricilerin  lafzi anlayışı  ve düz mantıklı , parçacı yorumlarıyla yanlış  Kur’an Te’vil  etmelerine karşı mücadele edecek olan Hz. Ali’nin  anlayışının örneklerini ; öncesinde Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’de daha sonra da İmam-ı Azam Ebu Hanife  çizgisinde görüyoruz. Bu gayeci ve bütüncül anlayış anlaşılmadan hariciliğin nerede  yanlış yaptığını kavramak güçtür.Örneğin Hz. Ömer gayri müslümlere ganimet  dağıtımını durdurmuştu . Lafzen , ayetle emredilmiş olan  bu dağıtımı durdurmasını  harici              ( gerici)  mantık anlayamamıştır. Hz. Ömer’i , Hz. Ebubekir’i, Hz. Osman’ı ve Hz. Ali’yi suçlamışlar, hatta küfürlerle itham etmişlerdir. Çünkü bir Allah hükmünü  iptal ettiklerini düşünmüşlerdir.Halbuki, Hz. Ömer , Müslümanlar arasında, müellef-i Kulüb  yardımlarıyla gittikçe  müreffeh hale  gelen ve kafir kaldıkça  daha çok rahat edeceklerini düşünerek gayri müslim  kalmayı tercih ettiklerini yani bir ayetin indiği zaman kafirlerin Müslümanlığa ısınması  ve İslam’ı tercih etmesi  amacıyla koyduğu hükmün , ehl-i kitabın İslam olması için bir engel haline  geldiğini görünce , İslam’ın yayılması önünde  bir engel teşkil eden uygulamayı şartlar yeniden elverişli  oluncaya kadar kaldırmış ,  bunu da sahabe-i güzin  desteklemişti. Yine ayetle verilen gayr-i Müslim kadınlarla evlenme ruhsatını , Müslümanların mümin hanımları  bırakıp gayr-i müslimlerle   evlenmek adetine dönüştürmesi, hem evde kalan Müslüman hanımları  üzüyor hem de ne de olsa bizimle evleniyorlar diye . İslamlaşmayı engelliyordu gayri Müslim hanımlar için . Bu nedenle bu ayetteki ruhsatı da iptal etmiş , yasak koymuştu . Bu ise  Harici mantığı için anlaşılır değildi. Onlar cahil bedevi ve düz mantıklı idi. . Böyle yazıyorsa böyle uygulanmalı idi .Şartlar değişiyormuş, İslam’ın aleyhine  kullanılıyormuş , Müslümanlar zarar görüyormuş… gibi  “illiyet bağı kuran” ilim mertebelerinden uzaktılar.Bu anlayışları canlı değil , donuk bir şeriat düşüncesiydi ki , onlara göre şeriatı dinamik, canlı algılamak demek Allah’ın hükmünü değiştirmek , hatta iptal etmek demekti! Allah’ın hükmünü değiştirense  kendini Allahtan üstün görüyordu. Allah’ın yerine hüküm koyucu  tanıdığına göre de kafir, hem de putperestirler 1 Öldürülmeleri de haktır! İşte bu mantık sahipleri Peygamberimiz’in  cennetle müjdelediği sahabeleri ve Hz. Ali’yi de kafir ilan edecek  ve katledecektir!

            CAHİLİYE  DAVALARINA  DÖNÜŞ

            Hz. Ömer’den sonra iktidara gelen , yumuşaklığından kötü niyetlilerin çok istifade ettiği ve Kureyş’in Emevi kolundan  gelen Hz. Osman , akrabalarına karşı düşkün olduğundan  önemli valiliklere Ümeyye klanından  tayinler yapmıştı. Hepsi Hz. Osman olgusunda  olmayan akrabaları  eski kabileciliklerinin kabarmasıyla  iktidarda yer etmenin  havasını atarak sokaklarda  “savulun yoldan  ( Kureyş’ten  filan) geliyor” diye bağırma  bid’atini  bu dönemde başlatmışlardı. Bu kötü adet  kötü bir damarın , kabileciliğin hortlamasına  neden oldu. Cahiliye döneminde  Kureyşle   çatışma halinde olan  Beni Temim, Rebia ve Yemen kabileleri  mensupları bu tutuma  tepki gösteriyor, Museviler ve Abdullah İbn-i Sebe de bu ayrışmayı kaşıyordu (2). Harici grupların  bu kabilelerden oluşması , bir cahiliye dönemi  kavgasının hortlamasından  başka bir şey değildir. O mantıkları da  bu niyetlerinin kamufle aracıdır. Hz.Peygamber daha son hutbesinde ısrarla bu hataya, cahiliye davalarına dönmemeyi aydınlatmamış mıydı? Bu kabilecilik, aslında meydana gelen  bedevilikten  ( göçebelikten)  medeniliğe (şehirliliğe) doğru giden İslam yöneliminde; alıştıkları  düzenin gelişmesi esnasında  yeni düzene uyum sağlayamayan  bir kültürel direnç  ve durumlarının  “iyi”leşmemesinin verdiği  “kendini haklı hissetme duygusu” ile ilk fitnesini doğurmuştu: Hz. Osman’ın şehid edilmesi, Bu bedevilere Hz. Osman’ın katili kim , diye sorulduğunda  “hepimiziz” cevabını verecek kadar fanatikleşmişlerdir.

            CENNET  VE  GANİMET  MÜCADELESİ

            Hz. Ali iktidarı ilkin kabul etmese de  aşırı ısrar ve biat sonucunda beş gün sonra  kabul etmişti. İlk işi de  siyasi rahatsızlığın kaynağı olan Emevi valilerini  değiştirmek oldu. Kendisi Kureyş’in diğer kolundan, Haşimoğullar’ından olan Hz. Ali’nin emrine  Şam valisi Muaviye itaat etmedi.Mektubunda “ Muaviye’den Ali’ye”    hitabını  kullanarak  halifeliğini tanımadığı gibi  kendi kabilesinden olan  Hz. Osman’ın  kanını Hz. Ali’den  istedi. Yani bir kan davası güdülüyordu. Oysa daha veda hutbesinde  Peygamberimiz bu batılları iptal etmiş , Kur’an ve sünnette birleşmeyi  emretmişti. Devlet idaresini sağlamlamak  üzere , Hz. Ali ilkin  Cemel vak’ası’nda Hz. Aişe  ile karşılaşır. Galip gelir. Ordusundaki , bedevilerin esir ve cariye alma , yağma ve ganimet  arzusunu bastırır, reddeder.Hukukun üstünlüğünü gösterir. Bundan sonra  Muaviye üzerine yönelir. İki ordu sıffin’de karşı karşıyadır. Hz. Ali daha gönülden  bağlara dayalı bir idare ile  ordu sevk ederken , muaviye düzenli ve emre bağlı bir ordu yönetiyordu. Hz. Ali  cennet vaat ederken , Hz. Muaviye ganimet dağıtıyordu.

            MEŞRUİYETÇİLİK  VE  MAKYAVELİZM  KARŞI  KARŞIYA

            Hz. Ali meşruiyetten ayrılmamayı , savaş hukukuna riayeti diretiyor, kadınlara dokunmamayı, ganimete el sürmemeyi emrediyorken , Muaviye her yolu meşru görüyordu. Örneğin ilk çatışmadan  önce su kontrolü Muaviye’deydi  ve Hz. Ali’nin ordusuna su vermemişti. Su kaynağı Hz. Ali’nin kontrolüne geçince  suyu Muaviye ordusundan esirgemedi. Çünkü Hz. Ali “ Karşımızdakiler  müslümandır, kardeşlerimizdir” diyordu. Hukuka bağlı , devlet adamı gibi davranıyordu . Bu esnada düellolardan  birisinde Hz. Ali tarafında savaşan Hz. Ammar’ın öldürülmesi Muaviye taraftarlarını iyice sarsmıştı. Çünkü Hz. Peygamber’in  Ammar’ı öldürenlerin  cehennemlik olduğuna dair  hadisi dilden dile dolaşıyordu. Tam bir moral bozgunuydu bu.  Fakat Hz. Muaviye de magoji  sanatının şahika bir örneğini verdi: “Ammar’ı  biz değil, bizimle savaşmaya buraya getirenler  öldürdü.”  Askerler de bu fikre – işlerine geldiği için-  hemen inanmış slogan atıyordu: Ammar’ı  Ali öldürdü! Tam bu esnada  Amr b. As’ın aklına “tek” çare geldi. Kur’an mushafını  beş mızrağın ucuna asıp  saldırıya geçtiler . Bedeviler , bu basit taktiğin  tuzağına düşecek kadar cahil , ama samimi Müslümanlardı. Hz. Ali’nin  “Mushaf’ı mızraklarına taktıklarına bakmayın  Kur’an’ı çiğneyenler onlardır, savaşın” uyarısını dinlemeyerek  “Biz Kur’an’a karşı savaşmayız.” Diye direttiler . Hz. Ali’yi hakem tutmaya  zorladılar.Bütün reddine rağmen bu  cahillerin dar kafalarını  ikna edemedi. Hz. Ali razı oldu. Fakat bu sefer de Hz. Ali’nin seçtiği üslup  ve siyaset bilen hakemi değil yaşlı ve saf bir insan olan Ebu Musa’yı  hakem yapmak için şart koştular. Neden?  O daha takva sahibidir, ibadete düşkündür diye! Burada aranan ölçü bu olmamalıydı. Ama Hz. Ali’yi bu karara mahkum ettiler . Muaviye’yi temsil eden kurt  siyasetçi Amr  İbnul As , Ebu Musa’yı tuzağa düşürüp Hz. Ali’nin halifeliğini  iptal ederek Muaviye’yi emir ilan edince ; aynı gurup bu sefer  “Hüküm Allah’ındır”  sloganını atmaya başladılar . “İnsan hakem olamaz , Hz. Ali bir insanı  hakem tayin etmiştir ve  bir insanı Allah yerine hüküm koyucu tayin ettiği için  Hz. Ali kafir olmuştur. Allah’ın indirdiği ile  hükmetmeyenler kafirdir” , dediler . “Hakemi kabul ettiği için  Muaviye de Hz. Ali gibi kafirdir” dediler. Hz. Ali’nin durumu ne zordu. Karşı tarafta kötüye kullanılan  ilim ve kurnazlık , kendi safında cahil, düz mantıklı yobazlık!  

 

            HZ.  ALİ’NİN  MÜTHİŞ  CEVABI

            Hz. Ali’nin önüne de gelerek binlerce kişi bu sloganı attı: “ Hüküm Allah’ındır.Tövbe et Ali” Ve Hz. Ali bunları şu hikmet , ilim , adalet ve vuküfiyet dolu cevabı verdi: “Hüküm Allah’ındır sözü kendisiyle batıl  kastedilen hak bir sözdür. Evet hüküm Allah’ındır ama bu sözle “ emirlik ancak Allah’ındır” denmek isteniyor. Halbuki insanlar  içinden ister müttaki olsun , ister fasık olsun, mutlaka bir emie  gerektir ki müminler onun emrinde çalışsın , kafirler hayatlarını sürdürsün , Allah onunla vadeleri tamamlasın,  vergiler toplansın düşmana karşı durulsun , yollarda emniyet sağlansın, zayıfın hakkı güçlüden alınsın , iyiler kötülerden korunsun . Hakem olayına gelince ; hakemi ben karşı dururken siz istediniz , üstelik istediğim hakemi göndermeme de izin vermediniz. Tayin ederken elbette ben Kur’an’ı tayin ettim. Ama Kur’an insanlar aracılığıyla dile gelir. Onun için birisini tayin edecektik . Muaviye ile aramızdaki meseleye gelince  bu rey ve siyaset  ihtilafıdır, bundan dolayı kafir olunmaz.”(3)

            Hz. Ali’nin halen  ikaz niteliği taşıyan bu sözleri Haricilerin düz mantığının  alamayacağı kadar akla, kabileci fanatizmlerinin  kaskatı kıldığı kalplerine  işlemese de vicdana ve sırf lafza bakarak yaptıkları  saçma te’villeri çok aşan  düzeyde nassa uygun  olmasına rağmen onları etkilemedi.. Bu kaba insanlar rey ayrılığı inceliğini nereden anlayacaktı! Ya kafir , ya Müslümansın  o kadar.Hz. Ali Küfe yolundayken öğrendi : En sevdiği sahabelerden Abdullah İbn-i Habbab , dokuz aylık hamile hanımı ve yanındaki dört hanım yolcu Hariciler’ce yolları kesilerek öldürülmüştü. Hz. Ali’nin ciğeri dağlanmıştı.

            TAKVA  VE  CİHAT  BUYMUŞ  !

            Onların öldürülüşü ayrıca Harici fanatizmini anlamak açısından  ibaretlikti. Yolunu kestiklerinde “Eğer sahabi  isen bize bir hadis söyle demişlerdi.” O da “ Bir fitne çıkaracaktır o gün oturan  ayakta durandan, yürüyen konuşandan daha iyidir.Öldürme imkanına sahip olan kimse sakın katil olmasın” hadisini söylemişti. Abdullah’a ilk üç halifeyi sordular . O üçünü de övdü. Burada pek sorun yoktu. Hz. Ali’nin hakeme müracatını haklı bulup bulmadığını  sordular ki  asıl buna göre  “mü’min – kafir” ayrımını yapıyor ve katle karar veriyorlardı.Elbette bir sahabe olan Abdullah , Hz. Ali’nin görüşünün karşısındakilerin fikrinden üstün olduğunu düşündüğünü söyledi. Fakat sınavı kaybetmişti. O’nu öldüreceklerini söylediler . Kollarını arkadan bağlayıp öldürmek üzere bir hurmalığa götürdüler . Bu sırada yere düşen bir hurmayı  yiyen Hariciyi diğer Hariciler  “bu hurmayı ücretini ödemeden  ya da helal ettirmeden nasıl yersin? Haramdır.” Bunun üzerine Harici ağzından , yemeden çıkarttı hurmayı . Az sonra bir hristiyanın  domuzu yanlarından geçerken bir harici kılıcını çekip domuzu öldürdü.Bir kafirin domuzunu öldürmekle  fitne çıkarttın diye  diğer hariciler bu arkadaşlarını  öldürmeye kalkıştı, ama sahibini bulup helaleşeceğine yemin ederek  ancak canını kurtardı  domuz katili . Bu tabloları gören  İbn-i Habbab ümitlenmişti : “ Vallahi şu gördüğüm haller doğru ise siz bizi öldürmezsiniz . Zira ben elhamdülillah müslümanım  ve İslam’da  bir kötülük işlemedim” dedi.Fakat yanılmıştı. Hariciler  “boynunda asılı kitap seni öldürmemizi emrediyor” diyerek boynunu , hadiste geçtiği biçimiyle  “koyun boğazlar gibi” kestiler . Hamile karısını da  “kafirin çocuğu da kafirdir” diyerek karnındaki çocuğuyla öldürdüler . Halbuki Hz. Ali’nin dediği gibi kendilerinin çoğu doğduklarında kafir çocuğu olarak dünya’ya  gelmişlerdi. Bir hurma konusunda  ne kadar hassaslar, ama bir hristiyan domuzuna verdikleri değeri kendi görüşlerinde  olmayan bir müslümandan , hem de sahabeden üstün tutacak kadar  da akılsız ve sapık itikatli insanlardı. Takvaya ve cihad’a bakın ! Sordukları sorular sadece siyasi tercihti. Devlete ( Hz. Ali veya Hz. Muaviye  yönetimine) bağlı ve iteatkar iseniz  öleceksiniz! Kıstas bu. Düz mantıkla ve lafzi bir yorumla  te’vil ettikleri “ Allahtan başka hüküm koyucu  yoktur!” ayetine dayanarak terör estiriyorlardı. Hatta bir gün Hz. Ali’yi sabah namazına giderken  yine bunlar şehit edecektir. Hz. Ali’ya peygamberimizin Hz. Ali’ye söylediği rivayet edilen  “Ben Kur’an’ın tenzili için mücadele ettim  sen de te’vili için edeceksin” hadisi gerçek oluyordu.

            HARİCİLİK  MANTIĞI  ,  ŞARTLARI  DOĞUNCA  HAREKETE  GEÇER

            Hariciler cahil ve geniş halk  kitlelerini temsil ediyordu. Bedevi idiler. Bilgileri kıt, muhakemeleri dar , kabileci, aralarında alim kimse olmayan , Müslüman olmayı kendi grup ve  görüşlerinden olmayla  özdeşleştiren, devlet karşıtı, sadece kendilerinin hakim olduğu  bölgeye Dar-ül İslam diyen, Hz. Ali ile münazaralarında açıkça yenildikleri halde  iddialarından dönmeyen , fanatik kafalı, kesin ve kör bir inançla birbirine bağlı, anarşist ruhlu, bırakın kendilerine karşı olmayı , desteklemeyeni dahi kafir ( düşman) ilan eden isyancı, eylemci bir güruhtur. Bu bir zihniyettir. Bu tarzda şartlanmış bir kafa tek başına da harekete geçebilir . Emir almak zorunda değildir.

            Haricilik tecrübesi şunu gösteriyor; toplumsal değişmenin hızla gerçekleştiği dönemlerde  özellikle tarihin sürecin aleyhine işlediği toplumsal yapıların mensupları, bir yandan değişmeyi görür ve yozlaşma olarak yorumlarken diğer yandan bu değişmede ezilen sınıf olarak  kendi etnik kimliklerini tespit ederlerse ; bir sosyolojik tepki olarak siyasal yapıya başkaldırma eğilimine girerler . Bu da örgütlü bir propagandayla buluşursa ve propaganda bir de  “din” gibi bir kabulden besleniyorsa tehlikeli bir hal alır. Niyet önemlidir. Kullanılan dilde,ifade edilen ideoloji ve fikirde haklılık ve mantık aranmaz.Vicdanen suç değildir yapılanlar. Bir ibadet huşü içinde eylem yapılır. Çünkü asıl tepki nedenleri başkadır.Gerçek duygular söylemde değil eylemde ortaya çıkar . Bir de bu değer yargıları aşağılanıyorsa yani etnik kimliği ve dini itikadına ters gelen iddialarla rahatsız ediliyorsa kendini rahatsız eden odağa karşı iyice şiddet eğilimine girer . Zaten konuşacak bir meselesi değil alınacak bir hıncı vardır. Hele bir de bunun sembolü bir şahıs bulursa hedefini seçmiştir.

            GERİCİ  ZİHNİYET  HORTLAMASI

            Harici zihniyet  tarihin bir safhasında  kalmış değildir. Aramızdadır. Yaşamaktadır ve yaşayacaktır. İslam toplumlarına  has da değildir bu zihniyet .Bazı bilimsel veriler Meksika’da Zapatizm ekolü , Hindistan’daki bazı tarikatlerle  Mısr’daki Tekfir ve Hicret hareketleri  ve Şii Lübnanlıların  odaklandığı Hizbullah arasında ; apayrı coğrafyalarda , apayrı dinler içinde  doğsalar da  “ortak harici özellikler” bulmuşlardır.Dilleri ve eylemleri  sosyolojik olarak  aynı şartların ürünüdür ve çok benzemektedir.Türkiye gibi metropollerinin etrafını taşralı varoşların sardığı , ilçelerinden köylerine , batısından doğusuna doğru gittiğinizde 21. Yüzyıldan 15. Yüzyıla doğru seyahat mı ediyorum , duygusuna kapıldığınız ve 1984 yılından bu yana  baş döndürücü bir değişim yaşayan ; ve çatışmanın her türlüsünün  her boyutta var olduğu bir toplum içinde yeterli dini ve siyasi  zemini yakalamış bulunan  PKK gibi , Hizbulvahşet gibi  bir takım  örgütlerin  ve eylemlerin doğması beklenilir bir “harici hortlaması” idi. Nasıl ki Haricilik  gay-i Müslim ve  münafıkların ekmeğine yağ sürmüştür; her harici zihniyet bölücü olduğundan  o toplumun düşmanlarının  bir kısmının ekmeğine de yağ sürmüş olabilir.

            Harici zihniyetine ve tecrübesine bakarak  pek çok ders almak mümkündür. Ancak burada vurgulamamız gereken  bir nokta da ; şiddetin kendisinin doğduğu bir sosyal süreç ve ortam bulunduğu ve terörist şiddetin hiçbir din ve ideolojiye  bağlı olmaksızın kendisine ait bir mantığı ve ideolojisi olduğudur; terörün imanı olmadığıdır.

Posted by
Categories: Makaleler

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumlayan siz olun!
Yorum Yap