Yıldızlarını Çiğneyen Gece

Perşembe, Kasım 14th, 2013 @ 12:52AM

       Yıldızlarını  Çiğneyen Gece

 

 

 

Bu şehirle tanışırız.

Ne varsa yüreğimde duvarlarına döşemişimdir.

Aslında önünden akan kendi âleminde insanlaraydı o kağıttan haykırışlar. Fırçalarımın izlerini tanıdım. Kumlara yazdığın yazı gidebilirdi de şu beton şehrin taşlarına kazıdığımız umutlar nerelerdeydi?

Aklımdan ne geçiyorsa çınlamıştır bu şehrin sokaklarında.

Sahibini arayan çığlıkların yatak izleriyle doludur hançerelerimiz. Ve hangi köşesinde bir öksüz, bir uğursuz ya da bir evliya varsa bu şehrin,  bir şekilde dokunmuşumdur nazarlarımla.

Bir volkan patlaması zaptedilmezliğinde homurdanan yüreğimi sağmışım bu şehrin sükût meydanlarına.

Az göz parlatmadık, az yürek tokuşturmadık, az diz vurup omuz tutmadık, az şey yaşamadık bu şehrin caddelerinden varoşlarına kadar.

Bu şehirle biz artık akraba sayılırız.

İşte öylesine tanıdık adımlarla geziyorum erguvan akşamlarını. Hücremden nefeslenmeye çıkalı henüz çok olmadı.

Her şeyin merkezi, bir vakitler bizdik bu şehirde. Hâlâ, merkezsiz kalmış gibi gözükmüyor buralar. Ya yerimizi doldurdular, ya da zaten sigara dumanından etkili değildi yükselen âvâzlarımız.

Bir ayrılık hediyesi olsun, iz bırakmamış hâtıralar.

Vefasız duvarlar hiç renk vermiyor. Eskiden yıllarca oturduğum evler utangaç davranıyor artık bana. Yolda karşılaştığın eski bir dostunun yanından geçerken gözünü kapatması gibi perdeleri gerilmiş. Bir türkü bile kalmamış zamanımızdan. Tek yaslandığım o çınar ağacı, yine gel der gibi duruyor, ona da ben gitmiyorum; o zaman bacaklarım titrerdi zira, şimdi niye yaslanayım!

Hatıralar; sisli bulvarların kan ağlayan kaldırımları üstüne, kırılmış kollar gibi çaresizlikle sarkan dalların siluetleri sanki… Belli belirsiz, hayâl meyâl kıpırdanıyor hafızamda delişmen duygularla dolu efsûnlu yıllar.

Yanıp sönen kent ışıklarının alnıma bir öpücük gibi uzanan fânuslu lambasının körelip gelen aydınlığı, kış gecelerinin soğuk sessizliğini daha esrârengiz ve âsûde kılıyor.

Diz çökmez deli küheylânların koğuşa atılıp mahmuzlanması nasıl çıldırtıcı bir durduruşsa öyle dizginlenmişim meğer. Şehri sırtlanan aşkların uçurduğu bedeni, ruhuna it ölüsü gibi ağır gelen atâlet dehlîzine itekleyen korkular, meğer huysuz şehrin kehribâr tespihimi dağıtmaması içinmiş!

İndirip sisleri, yıkadıkça yağmurlar kaldırımları, hatıraların ıtrı tüter serin yüreğime.  Buğulu anılar içinde çiçekler hiç değişmez. Keşke tespihimin taşları çiçekten olsaydı. Sarı çiçekten… Solardı, ama hep de yenilenirdi. Mevsimini beklemek yeterdi…

İşte döndün hücrene. Soğumamış yatağın. Rüyada mıydın yoksa?

Bu ne yoğun ruhsal gezintidir!

Bana, “bu daracık odada sıkılmıyor musun?” diyorlar, sıkılmaya vakti olan kim?

İstimlak edilen yılların var. Çektiğin acılar vaktin komisyonu olmalı. Vaktin zarar tespiti…

Anılar, yıldız yıldız… Yıldızlarını çiğneyen hangi gece aydınlığı hak etmiş! Yıldızlar, okumasını bilirsen zaten bir habercidir, aydınlık yarınların habercisi…

Okumayı bilmek…! “Ben okumak bilmem ki…!” diyenin halindesin! Okuyamıyorsun hayatı! Sisleri dağıtacak bir ışık yanmalı beyninde…

İşte o fener. Güneşin getirdiği huzmeler… Ve ışık huzmelerinin duvardan kabarttığı nûr yüzlü ihtiyar… Kırçıl Dede’m, bilge dostum benim! Yine vaadine ve vaktine sadıksın:

“Evladım, dağ varsa kurdu kuşu olacaktır, Deniz varsa korsanı bulunacaktır.

Hayat bir bedel ödemektir; tecrübe, bedeli peşin ödenmiş bir eğitim. Yıllara yenilmeyen, yılları yoran bir iradeyle tâkâtini takviye etmelisin.

En büyük korkun, ‘korkmak’ olmalıdır. Korkan adam, titreyen ayak hiç bir hedefe yürüyemez. Korkuların neyse, yüzleşeceksin, üstüne üstüne yürüyeceksin.

Acemiydin. Acemi marangozun yongası çok olur. Artık bir çınardan bir kalem değil, bir dal ışkınından bile bir kalem çıkartacak birikimdesin. Asıl şimdi başlama zamanıdır, bırakma değil. Acemilerin kâşânelerde göremediğini ustalar bir tuğla taşından okurmuş.

Şimdi “oku!”

‘Örtüsüne bürünüp yatan’ın doğrultulduğu gibi: “Kalk ve uyar!” İhtiyacın olan ses vicdanında, aç önünü o ses çığının: duymanı bekliyor,

Haydi! Şehrin uçurumlarında yankılansın, donsun, doldursun sesin.”

İçimden bir haykırış, “Hey yıllar, yenilmedim size!” diye çınlatmak istiyor dört duvarı. Yok olduğunu fark ediyorum bütün aciz kelimelerin lügatimden.

Açık denizlerden teknesinin direğini tutup kollarını açmış, beyaz gömleğini rüzgara vererek muzaffer dönen denizcinin gururunu hissediyorum göğsümde…

Sislerin arasından, gizemli maceralardan çıkıp gelen kahramanın, karbeyaz atının, canhıraş soluğundan yükselen hararetli dumanların yeni heyecanların habercisi oluşunu duyan çarpıntılar uyanıyor yüreğimde…

Ki, gitmiş. Yine ben efsunlu düşünceler içinde kendini kaybetmişken…Yine kendimden geçirip beni…Yine rotaya sokup, gitmiş.

Ne olurdu bir defa da doyasıya vedâsını yaşasaydım Kırçıl Dedemin!

Yine gel de tek dedeciğim, vedânın vakti olur. 

Posted by
Categories: Makaleler

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumlayan siz olun!
Yorum Yap