Yeni Anayasa: Akıl İçin Yol Bir

Çarşamba, Kasım 13th, 2013 @ 7:25PM

Yeni Anayasa hazırlıkları Üzerine:

AKIL İÇİN YOL BİR

Bütünüyle Anayasa Millet Meclisi’nin ameliyat masasına yatırılmıştır. Sadece operatörlerini bekliyor. Umarız seçim sonrasında ehil olanların elinde şekillenecektir; elleri titremez, yanlış müdahaleler olmaz, Anayasa’mızın karnında sargı bezi, makas unutulmaz. İnşallah mikrop bulaştırılmadan ameliyat yaraları da kapanır. Fakat bir gerçek bu: ‘Ana’ yasamıza neşter vurulacak!

Bugün Anayasa’nın değiştirilemez maddeleri üzerine yoğunlaşmış bir tartışma ortamı var.

DEĞİŞTİRİLEMEZ DEYİNCE DEĞİŞTİRİLEMİYOR MU?

Evet,  82 Anayasası’nın dördüncü maddesi, ilk üç madde değiştirilemez diyor, hatta ‘değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ diye vurguluyor. Madem öyledir, bugün nasıl ‘teklif’ edebiliyor ve ‘değiştirme’yi düşünebiliyoruz?

Demek ki, Anayasa’yı hiç yokken yapan, yazan ve onaylayan irade, millet iradesi isterse eğer, değiştiremeyeceği hiçbir madde yoktur. Kendimizi aldatmayalım. Gerçekçi olalım.

DEĞİŞTİRİLEMEZ MADDE NİÇİN KONUR?

Madem her şey değişebiliyor; Anayasa içeriğine ‘değiştirilemez’ ve hatta ‘değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ madde niçin konur?

‘Değiştirilemez’ hükmüyle bir nevi Allah kelamı, yani ‘nass’ hükmü vermek ne içindir? Tarihin bir diliminde bir ‘karar veren’ elindeki gücü ‘geleceği bağlayan’ bir karara nasıl dönüştürebiliyor?

21,24,61,72 Anayasalarında olmayan bu durum 82 Anayasasında varsa, Cumhuriyetin değişmezlerine Cumhuriyetin kurucularından 59 yıl sonra, onlar adına nasıl karar verdiler? Onlar, diğer Anayasaları yapanlara göre daha mı üstün vasıflara sahiptiler?

DEĞİŞTİRİLEMEZ MADDELER KAÇ DEFA DEĞİŞTİ?

Anayasalarımız (1924, 1961, 1982 Anayasaları) birer siyasal sürecin ürünüdür. 21 ve 1924 Anayasası’nda “değiştirilemeyecek maddeler” diye bir hüküm yoktu. 1928’de  2. maddede yer alan “Türkiye devletinin dini, din-i İslâm’dır” hükmü çıkarıldı. 1937’de 2. madde tekrar değişti; ı CHP ilkelerini Anayasa hükmü yaptı: “Türkiye devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılâpçıdır. Resmi dili Türkçedir, makarrı Ankara şehridir.” 1960’ta darbe gerçekleşti ve 1961 Anayasası hazırlandı. Gene, bugün değişmez denilen maddeler yeni bir şekil aldı. 1. madde (Türkiye Devleti bir cumhuriyettir) aynen kaldı ama 2. madde şu şekilde yazıldı: “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan milli, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.” “Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.” Hükmü de 61’de girdi Anayasa’ya. Nihayet 1982’de bir dördüncü madde eklendi: ilk üç madde değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez.

 Dünya’da ‘değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ şeklinde bir anayasa maddesi görülmemiştir.  Bu bize özgüdür. Ancak biz düşünebilmişiz! “Değiştirilemez hükümler” ilahi gücün tasarrufudur. Onun için de bir anayasa konusu olamaz.

DİĞER MADDELER DE ÇOK KEZ DEĞİŞTİ

çetelesine bakalım:

Anayasa Değişiklik sayısı Değiştirilen madde sayısı
1876 Anayasası 7  35
1921 Anayasası 1   6
1924 Anayasası 5  21
1961 Anayasası 7  54
1982 Anayasası 16  108

DEĞİŞİME DİRENİLMEZ, YÖN VERİLİR

Hayatın bir kanunu var: Ne kadar katı iseniz o kadar kısa ömürlü olursunuz. Konfüçyüs demiş ya: “Diş serttir çabuk dökülür, dil yumuşaktır ömür boyu ağızda kalır.” Allah, elçisine seslenmiş: “Sen katı yürekli olsaydın etrafından dağılıp giderlerdi.” Esneklik kabiliyetiniz yoksa kırılırsınız. Değiştiremezsin dediğiniz noktadan yıkılırsınız, sizi kökten değiştirirler bir gün. Hayatın dinamik ve değişken doğasıyla savaşamazsınız.

OMURGASIZ AYAKTA DURULMAZ

Zamanla şartlar değişir ve bugünün zorunlulukları taşınamaz birer yük haline gelebilir. Ama değişkenler de belli değişmezler etrafında döner. Kanunlar değişir ama adalet değişmez. Su yatağı değişir ama yağmurlar değişmez. Bir çekirdeğiniz olur ki bu değişmez; Meyva ondan yetişecektir. Bir tohumunuz olur ki değişmez; ekin ondan gelecektir. Bir omurganız olur ki dokundurtmazsınız, çünkü omurgasız ayakta kalamazsınız. Hücreler kendisini sürekli yeniler ama gen, DNA değişmez. Gen önemindeki prensiplerimiz neyse bundan taviz veremeyiz. Bu bizim parmak izimiz, alamet-i fârikamız, karakterimizdir. Onu değiştirirsek ’biz’ olmaktan çıkarız.

ANAYASA ZEMİN HAZIRLAR, GERİSİ BİZE KALMIŞ

Öncelikle, Anayasa’ya kaldıramayacağı yükü teklif etmeyeceğiz.  Anayasa’dan her şeyi çözmesi beklenemez. Anayasa ‘her şey’ demek değildir. Herkesin beklentisini toplayan bir ‘dilek kitabı’ değildir Anayasa. Örneğin toplumun ‘kim’liği, ‘inancı’, ‘ekonomi’si, ‘kültür’ü Anayasa’da düzenlenmez. Anayasa, ‘siyasal sistemin nasıl işleyeceğini’ düzenlemek içindir. Fakat bunu düzenlerken toplumun ‘değerlerine ve gerçeklerine’ hitap eder.  Toplumda bir sınıf, zümre veya ideolojinin tahakkümünü engelleyecek bir sistem kurmaya yarar anayasa. Bu özgürlük ve barış vasatını değerlendirmek ve yararlanmak bizim kabiliyetimize kalmıştır. Özgürlük donanımlı ve bilge insanlar için gelişme, beceriksiz ve ahlaksız insanlar için fesat vasatıdır. Kimleri öne çıkartacağınız çok önemlidir.

Anayasa kurtarıcı değildir.  Anayasa zemin hazırlar; gerisi bize kalmıştır…

Öyleyse Anayasa’ya ‘tercihler’imizi değil ortak paydalarımızı yerleştireceğiz. Anayasa bir toplumsal mutabakat metni olmalıdır. Ortak akılla yapılmalıdır ki toplumsal uzlaşmaya hizmet etsin.

Laik Anayasa, Şeriatçı Anayasa, Milliyetçi, Cumhuriyetçi Anayasa, Alevi, Sünni Anayasa aramayacağız. “Anayasa” yapacağız. Ekmek gibi herkese lazım, hava gibi herkesin vazgeçilmezi, su gibi herkesin paylaşacağı; Türkiye’nin vazgeçilmez ilkeleri ‘Ana’ yasa olmalıdır.

İşte bu noktada sormalıyız:

TEMEL SORUMUZ

Vazgeçilmezleri nelerdir bu ülkenin? Türkiye’nin ortak dilekleri nelerdir? Genetik kodlarımızı neler ifade ediyor? Temel sorumuz budur.

İşte bu noktada konu Anayasa’nın değiştirilemez maddelerine gelip dayanıyor. Nedir bu maddeler? Ve bunlar bizim vazgeçilmezlerimiz midir?

Cumhuriyet, demokrasi, laiklik, Atatürk milliyetçiliği, insan hakları, sosyal hukuk devleti, üniter yapı, bayrak, Türkçe, İstiklal Marşı ve Başkent’in Ankara olacağı… 9 değimez, değiştirilmesi teklif edilemez hüküm!

Bu maddelerden tartışılanları ayıralım: Atatürk milliyetçiliği, Başkentin Ankara oluşu.

Gerisi? Tartışma konusu bile değil.

Tartışma konusu olmayanlara bakalım: Cumhuriyet, demokrasi, laiklik, insan hakları, sosyal hukuk devleti, üniter yapı, bayrak, Türkçe, İstiklal Marşı.

Açıkça söylüyorum: Bunlar bize yeter.

Bir Anayasa, ‘değiştirilmek için’ yapılmaz. Anayasa zaten zor değişir. Sadece Anayasayı değiştirme şartlarını ağırlaştırmak, nitelikli çoğunluk oranını iyi ayarlamak bile çok etkili olacaktır.

Eğer taktik olarak bugün tartışılmıyorsa, sonradan fasıl açılacak konular yoksa, bunlar Türkiye için yeter de artar bile.

Demek ki Türkiye sağduyulu bir ülkedir. Yaramaz, hırçın çocukları olsa da, şımarıklar bulunsa da orta yolu belirgin bir ülkedir. Kafa karıştıracak bir durum da yoktur. Yeter ki meydan bu yaramaz çocuklara bırakılmasın.

TÜRKÇE’YE LAF YOK

BDP kanadından Türkçe’nin resmi dil olmasına laf yok. Ama Kürtçeyi de Anayasa’ya sokma çabası var. Bunun üzerinde durmalıyız kısaca.

Resmi dilimiz Türkçe, Anayasamızın bir başka değişmezidir. Bu değişsin mi? Türkçe, bu ülkede 1923’ten beri resmi dil değildir. Bin yıldır resmi dildir. Osmanlı devleti gibi çok uluslu bir imparatorluk bile resmi dil olarak Türkçe’yi yaşatmışken bugün yüzde 7’lik BDP hatırına mı bu temelden vazgeçeceğiz? İşte o zaman genetiğimizle oynamış oluruz. Karamanoğlu Mehmet Bey’den bu yana bu ülkede Türkçe bir ‘resmi dil’dir. Ana dilleri sonuna kadar özgür bırakmak kaydıyla elbette. Türkçe resmi dil olarak Anayasa’da kalacaktır, kalmalıdır.

LAİKLİK İLKESİ TÜRKİYE ŞARTLARININ BİR GEREĞİDİR

Bazı çevrelerde de laiklik tartışılıyor. Laiklik Anayasa’da yer almasın, deniyor.

Bütün demokrasiler laiktir. Demokrasinin ekonomi ile ilişkisi liberalizm, siyasetle ilişkisi çoğulculuk olduğu gibi dinle ilişki biçimi de laikliktir. Demokrasiyi kabul eden laikliği de kabul etmiş demektir. Elbette 28 Şubat uygulanırken de bu ülke laikti, AK Parti yönetirken de laiktir. Aradaki uçurum farkını izah eden şey ‘laikliğin ideoloji olması’ problemidir. Bir ideoloji değil, bir yönetim tekniği olarak laiklik demokrasinin bir ayrılmazı, din ve vicdan özgürlüğünün teminatı olarak Anayasa’da yer alacaktır. Bunun da Türkiye şartlarının getirdiği bir gereklilik olarak, bu hsususta normalleşme sağlanıncaya kadar herkes kabullenecektir inanıyoruz. Başka bir düşünce olacağını var sayamıyoruz.

Gelelim tartışmanın büyük olduğu iki konuya…

ATATÜRK’E DE MİLLİYETÇİLİĞE DE EVET, ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNE HAYIR!

Anayasanın değişmezi ve ideolojisi olan Atatürk Milliyetçiliği yeni Anayasada yer almazsa yıkılır mıyız? Dağılır mıyız? Birbirimize düşer miyiz? İşgale uğrar mıyız?

Atatürk milliyetçiliği 82 Anayasasını yapan ihtilal komitesi tarafından üretilmiş yapay ve ‘inceltilmiş’ bir milliyetçilik yorumudur. Bugünkü karşılığı ‘ulusalcılık’ olan ‘aşırı solcu milliyetçilik’tir. Sosyal demokrat çizginin de solundadır. Temel niteliği ise ‘din’den arındırılmış olmasıdır. Ergenekon Örgütü’nün de ideolojisi tamı tamına budur. Atatürk Milliyetçiliği, Türk-islam Milliyetçiliğinden de bu yönü ile ayrılır. Atatürk’ün 1927-1933 arasında denediği ve sonra vazgeçtiği o dönemin dünyasında yükselen faşizm dalgasına kendini kaptıran idarenin bir yanlış deneme dönemi, Atatürk Milliyetçiliğini yazanların bütün ilham kaynakları olmuştur. Binlerce yıllık tarihin verilerini, altı yıllık, vazgeçilmiş bir ulusal-devrimci tecrübenin kıstaslarıyla elemek sadece milliyetçiliğe değil, insan aklına da hakaret olsa gerektir. Bir ‘Molla Kasım’lık örneğidir. Birbirimize yakınlaştırmamış, uzaklaştırmıştır. Toplamamış, dağıtmıştır. Barıştırmamış, küstürmüştür. İlerletmemiş, durdurmuştur. Bu zihniyetle Türkiye’yi taşımak im-kan-sız-dır. Bu gerçek görülmüştür.

Öyleyse, Atatürk’e de sahip çıkacağız, Milliyetçiliğe de sarılacağız. Ama ‘Atatürk Milliyetçiliği’ adı verilen deli gömleğini reddedeceğiz. Çünkü bu yanlış yol, Atatürk’e bühtan, milliyetçiliğe tuzaktır.

MİLLİYETÇİ HAREKET ÖZEL ŞARTLARIN ZORUNLU ÜRÜNÜYDÜ

Milliyetçilik bize göre ‘ülke severlik’tir, ‘milletini sevmek’tir. Sevgi içeren bir yüce, insani duygudur. Ülkesini ve milletini sevmeyen insan olabilir mi? Esasen, Türkiye’nin siyasi tarihinde ‘komünizm tehtidi’ tecrübesi olmasaydı bir ‘milliyetçi hareket’ de doğmazdı. Fikri olur, eylemi doğmazdı. Normal şartlarda milliyetçiliğin partisi olmaz çünkü. Herkes milliyetçi olur bir ülkede, olmalıdır. Milliyetçi olmayan, yani, ülkesini, milletini sevmeyen bir parti, bir grup, bir cemaat düşünebiliyor musunuz? O-la-maz. Dünyada yoktur.

MİLLİYETÇİLİĞİN SİYASAL SINIRI?

Son otuz yılda Başbakanlık yapanları hatırlayalım; Erbakan, Ecevit, Demirel, Özal, Türkeş, Çiller, Yılmaz, Erdoğan. Hangisi bu ülkeyi sevmezdi, diyebiliriz? Zaafları, yanlışları ve ihtirasları bir yana, hepsi de bu ülkeyi sevdiler. Siyasallaşan dini akımlar kâfir üretir, siyasallaşan milliyetçilik de hain üretir!

Siyasal dini hareketi yanlış kullananlar yukarıdaki listede bir tane Müslüman bırakır, Siyasal milliyetçiliği yanlış kullananlar da yukarıdaki listede sadece bir tane vatansever bırakır! Buna dikkat edelim. Milliyetçilik, siyasetteki sınırını bilmezse bölücülüğe dönüşebilir! Herkesin dini inancının olması ama ‘siyasal dini akım’ içine girmemesi gibi bir durumdur bu. Siyasal milliyetçilik üzerinde durulması gereken apayrı bir konudur. Milliyetçiliğin siyasal bir harekete dönüşmesi meselesi ayrıca ele alınması gereken bir sosyo-politik fenomendir.

TÜRKİYE BÜYÜSÜN BAŞKENT BULUNUR!

Gelelim Başkentin Ankara olması konusuna. Bu problemin de cevabını aynı soruyla arayalım:

Başkentimiz Ankara değil de Adana olursa dağılır mıyız? Konya olursa yıkılır mıyız? Erzurum olursa çöker miyiz? Diyarbakır olursa biter miyiz?

Başkent Ankara, Birinci Meclis tarafından bile zor durumda kalınırsa Kayseri’ye taşınmak üzere değiştirilmesi düşünülmüş bir şehirdir. Başkentin Ankara oluşu, emperyalizm karşısında bir duruşu ifadeye yarayabilir. Fakat Erzurum, Amasya, Samsun, Trabzon, Kars, Van, Antep, Urfa, Hatay, Adana, Balıkesir, Bursa… hangi Anadolu şehri emperyalizm karşısında Ankara’dan aşağı kalır ki? Zamanın ve şartların gerektirmesine göre değiştirme hakkı kalmak üzere, elbette Ankara Başkent olmalıdır. Olur ya, Başkenti Kudüs’e taşıyabiliriz bir gün, bu imkanımız olsun. Başkenti Kıbrıs yapıp belki başka bir dengeyi kurarız. Amaç büyük Türkiye ise buna hizmet edecek en doğru yer nereyse oraya kayılabilir. Hiç sanmıyoruz buna gerek olsun. Ama bırakalım, buna imkan olsun.

Zaten kimse Ankara başkent olmasın demiyor, ‘değiştirilemez’ hükmü olmasın diyor. Makuldür. Mümkündür. Gereğinde işimizi kolaylaştırmak için lazımdır. Kendi ellerimizle yaptıklarımızı tabulaştırmaya gerek yoktur. Milletimiz şartlara göre Kayseri’yi, Konya’yı, İznik’i, Bursa’yı, Edirne’yi, İstanbul’u başkent görmüştür ve şimdi de Başkentimiz Ankara’dır.  

 ASGARİ ŞART: TAM DEMOKRASİ

Fakat, ‘şimdilik’ uzlaşma gözüken konular da belki de ileride tartışmaya açılacaktır. Kimbilir, Anayasa yapılırken, gölgesi büyük cüceler dışarıdan üfürüp içerideki borazanlarından çıkan sesle beynimizi patlatacaklardır.

İşte o zaman normal bir sonuç çıkmayacaksa; tabiri caizse, ‘kanımızın son damlasına kadar’ savunacağımız ilkeler neler olmalıdır?

Bize göre sadece ‘demokrasi’ ilkesi Anayasa vasıtası ile tüm gerek ve kurallarıyla hayata geçirilsin milletimizin parlak geleceği için yeterlidir.

Fakat bu ‘temeller’in yeni Anayasa’ya girmemesi de, başlı başına ‘demokrasinin olmadığının’ kanıtı olacaktır.

O zaman “demokrasi’ mücadelesine devam”, diyeceğiz!

Özetlersek, yapmamız gereken şey, evrensel kabul gören çağdaş yönetim anlayışını ülkemiz gerçeklerine uygun şekilde Anayasa metnine doğru biçimde taşımak…

Akıl için yol bir.5.05.2011

*Not: Bu makalede, Arslan tarafından, Mart 2011’de Muhafazakar Demokratlar Grubu tarafından Seyhan Otel’de düzenlenen ‘Toplumsal Sözleşmenin Yenilenmesi Işığında Yeni Anayasa” konulu Panelde açıklanan görüşlerinin bir kısmına yer verilmiştir. Arslan’ın ‘Anayasanın Sivil karakteri’ başlıklı konuşmasının diğer bölümlerine ayrıca yer verilecektir.

Posted by
Categories: Makaleler

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumlayan siz olun!
Yorum Yap