VARLIK/BİRLİK/KİMLİK DAVASI

Pazartesi, Ekim 5th, 2015 @ 4:01PM

VARLIK/BİRLİK/KİMLİK DAVASI

Osman ARSLAN

‘Hiç’lik iken ‘var’lık oluşu anlatan(1) insanın yaratılışı, üç bin yılı devirmiş bir teolojik metafor olarak durmaktadır. Varoluş macerasını açıklayan teorilerin döngüsellik üzerine kurgulanması ise bize göre bir yanılsamadan ibarettir. Safhadan safhaya ilerlerken bir daha hiç bir zaman ‘hiç’ haline gelemeyecek bir ‘var oluş süreci’ belki helezonik ilerleme gösterebilir ama asla döngüsel değildir. “Big Bang ve Big Crunch arasındaki tarih içinde sayısız ‘özdeş durumlar yaşanacak’tır” anlayışı karşısında, şimdilerde yer tutan; insanlığa, mutlakiyeti izafiyete dönüştürme lütfunda bulunmuş Kuantum yaklaşımının kattığı yorumla modern kozmolojinin ‘Sonsuz Yinelenme’(2) teorisi F. Neitzche’nin ‘Bengi Dönüş’(3) teorisi üzerinde nafile adımlıyor. Ur-Eine (Tek Birlik) Neitzche elinde nihilist karakter kazanmış olsa da; Yunan idealist filozoflarında, Aztek yazıtlarında, Hind Upenişadlarında, Yahudi Kabbalasında, Arap eski dinsel söylemlerinde ve Türk Tasavvuf geleneğinde öteden beri görülen evrensel kültürün ortak olgusudur. Aslında yeni bir şey söylemiş olmuyorlar, sadece ateistik dil kullanmak kimseye orijinal olma imtiyazı sağlamaz. S. Kierkagaard’dan A. Camus’a kadar hemen herkes Neitzche’yi bu ayrıcalığa taşımak istese de, dünyada bir nevi ‘Sysiphos’un görevi’ni yapmakta olan insana önce ‘Tanrı öldü’ deyip sonra da‘Amor Fati’(yazgına razı ol) demek bu tinsel paradigmanın ta kendisine dönmekten başka bir şey değildir.

KENDİNE YALAN SÖYLEYEN İNSAN

Döngüsele(circular) eğilimliyiz, çünkü döngüsel felsefi paradigma daha güvenlidir: Başınıza ileride ne gelebileceğini bir ölçüde de olsa öngörebildiğinizde kendinizi daha güvende hissedersiniz. Yarını belirsizlik dolu, sürprizlere gebe bir hayat ürkütücüdür çünkü. Ontolojik güvenlik kaygısı insanı ‘kendine yalan söylemeye’ bu kaygıyı giderme güdüsüyle itmiş, sarkaç teorilerinin ve Bengi Döngü düşüncelerinin içine çekmiştir. Gerek arkaik kültürler, gerekse pozitivist, modernist yorumlar bir ilâha kendisini teslim etmedikçe, ontolojik güvenlik kaygısı nedeniyle, kendisine sanal olarak ‘nispeten güvenli alan’ ihdas eden hipotezlere, gerçeğin peşinde yürümekten ziyade ‘gereksinimin arkasında koşturduğu’ için kapılmak, hatta sarılmak durumunda kalmıştır. Neitzche de bu nedenle “Tanrı öldü” dedikten sonra yola çıkmış olmalı.

ÇIKMAZLAR LABİRENTİNDE GEZİNTİ

Sonsuz yeniliklerle ilerleyen ve Herakleitos’un ‘aynı nehirde iki defa yıkanılmaz’ yaklaşımıyla sürmekte olan hayat, panteizmin ‘kurulup bırakılmış evren ve hayat’ı gibi de olmayıp ‘sürekli yeni yaratılışlarla ilerliyor’(4) olunca insanoğlunun varoluşsal kaygıları çağımız insanına bilinçaltı derinliklerinden dip dalgalarını göndermektedir.

Böyle kurgulanmış bir yaşamda, ‘mutlak güvenli’hal biz ‘canlılar’ için muhaldir. En korunaklı yer olan ana rahmi bile cenin için sayısız risklere gebedir. İşte gerçek bu: Yaratıcının insafına kalmış bir ontolojik güvenlik bağımlılığı halindedir İnsanoğlu. Seküler kültürün bilimsel inşacı felsefecilerinin yadsıma çabası, yahut materyalist veya idealist olsun; sayısız birbirine aykırı doğruları olan felsefe ekollerinin açmazları bu gerçeği aşamamış; çağımız insanının zihnini ve varoluş sahasını bir çıkmazlar labirentine çevirerek günümüz modernini kafkaesk karakterlere dönüştürmüş bulunmaktadır.Saint Simon doğru söylüyor: “Felsefe insanlığın acılarını dindirmiyorsa bir dakika uğraşmaya değmez.”

Bunu aşacak yegâne yol vardır: İzafi varlığın mutlak olana bağlanması, göreceli olanın muhakkak olana ayarlanması, geçici olanın kalıcı olana tabi olması, yanılabilir olanın yanılmaz olana uyması, var olanın var edene bende olması… Yani ancak ‘Allah’a iman’ ile ontolojik güvenlik sağlanabilir. Bu durumda, kendisini güvencesiz hisseden insanoğlunun endişeleri yerini huzura bırakacaktır.(5) Ancak o zaman ‘korkulardan’ beslenmeyen bir kültür inşa olabilecektir.

KÜLTÜR KODLARINA İNMEK

Bir kültürün maddi varlığa dönüşmesi ‘medeniyet’ diye ifade olunur. A.Toynbee, medeniyetlerin üzerine inşa olduğu belirleyici ana etkenin ‘din’ olduğunu söyler ‘Tarih Bilinci’ adlı devasa eserinde. İşte dinden önemli ölçüde beslenen kültürün kodları medeniyetin karakterini ortaya koyar. Medeniyet iddiası olanlar, önce kültürel kodlarındaki ontolojik güvenlik sorununu çözüp bu temel üzerinde yeniden inkişafa başlamalı ki, korkuların beslediği düşmanlıklar üzerine değil, güvenin belirlediği huzura dayalı bir hayat doğsun. Bu mesele, öyle bir ‘merkez’ niteliği taşır ki muhitindeki tüm var oluşları ortak bir karaktere bürür. İçinde onulmaz ‘çatışmacı yaklaşım’ taşıyan bir kodlama ile ‘barış’ı kovalamak, ancak yakaladığında ‘barışı yok etmek için’ olabilir! Geldiği yere kan ve gözyaşı getiren bu acımasızlık, kendisini kültürel kodları ile aklayan ‘günah çıkartıcı zihniyete’ sahip olmasa bir yerde vicdanıyla yüzleşebilirdi. İşte çağımızın dominant uygarlığını taşıyan Batı kültürünün onulmaz yarası bu hakikate mutabık olamayan kodlarındaki arızada yatmaktadır.

CANAVARLA BABA ARASINDA…

Kendimizi efsununa kaptırdığımız Batı, Rousseau kadar, Dostoyevski kadar, Marks kadar bunalımlarla doludur. Bu bunalımların tezahürü olarak; örneğin ‘insan, insanın kurdu’ (homo homini lupus), Devlet de ‘Leviethan’ (Ejderha, canavar) olarak görülür: İnsanlara güvenmemek, devlet denen canavarla da savaşmak lazımdır. Hakları ve özgürlükleri o ejderhadan söküp almazsak bizi, hepimizi yutar, yok eder. Oysa Türk kültüründe devlet ‘baba’dır. Hakkı hukuku, özgürlük ve güvenliği sağlayan adalet merciidir. Orhun kitabelerinde ‘il’ devlet anlamında kullanılmış bir kelimedir. Kaşgarlı Mahmut’un hazırladığı ilk Türkçe sözlük olan Divan-ı Lügat-it Türk ‘il’ kelimesinin karşısına ‘barış’ anlamını da koymuştur. Yani ‘devlet varsa barış var’dır. “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” ata deyişi buradan beslenmektedir. Devlete saldıran barışa saldırmıştır.

Batıda devlet tehdit kaynağı iken bizde bilakis güvencedir. Bu nedenle bizde devlete isyan kutsanmaz, devlete isyan edip de başarılı olan az sayıda örnek bulunur. Batı tarihi aksine bir isyanlar tarihidir adeta. O nedenle Türkiye’de sokaklar devleti teslim alamamıştır; sol devrimci girişimlerden, gezi eylemlerine ve Güneydoğu’daki özyönetim kalkışmasına kadar… Devlet Batıda ‘ontolojik güvensizliğin’ kaynağı, ‘alienation’un (yabancılaşmanın) sebebi olarak algılanır. Bizde ise güvence devlettir ve iç barışın asgari şartı devletin kendisidir. Akla kara kadar farklı; birisinin kültürel kodlarında devlete güven vardır, diğerinde devlet korkusu!..

TANRININ GERİ DÖNÜŞÜ

Batılı modernist paradigmanın bir başka temel zaafiyeti de ‘epistemolojik izafiyet’ten kaynaklanmıştır. Bilimin kendi bulgularının gerçel ve nesnel niteliğini çürüten vargılara ulaşması, bilimin kendisini ‘bilginin kaynağı’ olma yönünden sarsmış, teorilerin çelişkileri arasında gerçeğe ulaşma yolculuğunda bocalamış, 90’lı yılların başından beridir bu çöküşü durdurup ayakta kalabilmek için imdadına ‘metafizik’i çağırmıştır. Bu, postmodernistlerce ne kadar tevil edilse de çıkış noktası olan pozitivizmi terk ve inkar etme noktasına gelinmiş olması demekti. Bunun toplumlara yansıması ikibinli yılları buldu. John Micklewait “God Is Back’’i(Tanrı’nın Geri Dönüşü’nü) yazdığında 2009’du. Nihayet karşılarında bir din vardı ki; Peygamberi Muhammed(SAV), yaşam pratiğinde aritmetiği matematiğe, sihiri kimyaya, astrolojiyi astronomiye, töreyi hukuka, asabi aşiret devletini insan hakları devletine dönüştüren devrimleriyle insanlık hayatına sınıf atlatan milatlar oluşturarak çağımızı hazırlayan medeni dönüşümün ilk ivmelerini üstelik medeniyet kökü olmayan bir topraktan yalın bir çıkışla vermiş, aydınlanma önderiydi. Din bilimin hamisi olmuştu.

“VAR OLMAK ALGILAMAKTIR”

Egemenliğini ‘kitlelere afyon üretmek’ sayesinde sağlayan Batı uygarlığı, modern çağda ‘düşünceyi algılar üzerinden yapılandırarak’ hüküm sürüyordu. Ontolojik oluşa bir yaklaşım da buydu zaten: Esse Est Percipi (Var olmak algılamaktır/George Berkeley). Batı, Bilgi kaynağı olarak din, düşünceyi beslemeye başlayınca operasyonlarını ‘din algısı’ üzerine yönelterek, ‘dini zihniyet inşası’na hız verdi. Yani ‘geri dönen’ Tanrı’yı esir almaya karar verdi. Batı Antik Roma/Yunan Yarı-Tanrılarından miras kalan ünlü kibrini bırakıp ‘din’e teslim olacak değildi ya!

Bu tarihten sonra dinin yapılandırılması, ülkemizde, öteden beri güdük şekilde filizleri duran İslam Protestanlığı, İslam Selefiliği gibi farklılıkları palazlandırma şeklinde gerçekleşti. Bu ‘dini zihniyeti yapılandırılmış akımlar’ın müşterek özellikleri de ilginçti: Devlete karşı güven değil, korku hakimdi ve korkunun verdiği gizlenme duygusu altında gelişen bir örgütlü isyankarlık halinde büyüyegelmişlerdi. Yeterince güçlendikleri vakit de ilk fırsatta devlete abanmışlardır.

RUH ALICI YENİ VASITA: DİN ALGISI

‘Merkez noktada’ yer alan kültürel kodların değişmesi, işte bu kadar mühim/vahim sonuçlar vermektedir. Öyle ki; selefi radikaller, insanın da uygarlığın da kıymetini indirgerler. Protestanlar ise aksine elleriyle yaptıkları eserleri için savaşırlar ama bu uğurda değerlerini bir çırpıda rafa kaldırırlar. Bize ait bedenlerde ihya olan, Batı kültürü ile kodlanmış din algıları böylesi eylemler üretince, bir canlının bedeninde örneğin aslanın bedeninde başka bir canlının, mesela maymunun kolunun büyümesi gibi; irkildiğimiz tablolar oluşmaktaydı. Yani, 70’li yıllardaki sosyalizmden, 80’li yıllardaki faşizmden, 90’lı yıllardaki liberalizmden sonra ikinci milenyum ile birlikte yeni ‘ruh alıcı’ vasıta din olmuştu: Özgün içeriği boşaltılıp afyonla doldurulmuş yeni bir din algısı!

EŞEKARILARI VE KUDRETİN TİRANLAŞMASI

Kültürel kod farkının tezahür ettiği bir başka buhran alanı, Batı Medeniyetinin servet-ahlak ilişkisinin paradoksal alegorisi olarak gözümüze çarpmaktadır. Materyalist temele dayanan Batı tarihi bir dünyevi zenginlik edinme mücadelesidir, denebilir. Ortaçağ Kilise güdümünün, Hıristiyan mezhepleri arası dinsel savaşların, hatta Haçlı Seferlerinin bile arka planında ‘servet avcılığı’ vardır. Uğrunda savaşılmaya değer şey paradır; çünkü servet beraberinde iktidarı da getirir. Ve güçlendikçe, zenginleştikçe ahlaken düşen, sefihleşen karakterinin sembolik kalıntısı, Roma’nın tüm zengin ve güçlü insanlarını kendine çekmiş dönemin turizm merkezi, Vezüv Yanardağı’nın püskürmesi ile taşlaşan insanların şehri Pompeii’dir. Üstelik kendi öykülerinden ibret alınması için Yahudiler tarafından yazıldığı anlaşılan ve hala duvarlarında okunur halde durmakta olan ‘Sodom ve Gomora’ ikazları altında yaşananlar insanlık için tam bir ders niteliğindedir!

Aristofales’in 11 komedyası arasında, özellikle para ile adalet dağıtan yargıçların, sistemi zenginlerin zulüm çarkına çevirişini anlatan iktidar-servet ilişkisinin ahlaken de dibe vuruşa nasıl yol açtığını sergileyen “Eşekarısı” oyunu; halen günümüz Batı medeniyeti ve ardılları için tekerrür etmekte olan güncel bir senaryodur. Kudüs’e kölesinin devesinin ipini çekerek giren Ömer gibi, İstanbul’a Akşemseddin’i öne çıkartarak giren Fatih gibi,  güçlendikçe alçak gönüllü olan, tevazu gösterdikçe daha da büyük bir şahsiyet haline gelen ‘kültürümüzün zengin insanı’ ile taban tabana zıttır bu durum. Çünkü servet düşmanı bir toplumdan zenginliğini korumak için her türlü entrikaya girmeye mecbur kalan ‘güvensiz’ bir kültürün zengin insanı ile ‘mülk Allah’ındır” diyen ve “bir lokma bir hırka” kanaatkârlığı ile yetinen, zenginliği ‘yoksul toplumun hakkı’ olan zekâtını verdikçe makbul gören, böylece güvenlik bulan bir toplumsal kültürün zengin insanı bir olabilir mi? İşte kudretin tiranlaşması, ontolojik güvensizlik metaforunda doğan bir sekülerizm sorunudur aslında.

LUCİFERE ADANMIŞ RUHLAR

Büyük bela bundan sonra geliyor: ‘Lucifer’den beslenen sınır tanımaz kudret şehveti Batılı ‘beyaz adam’ı hep ‘daha çok’un peşine düşürdü. Sağladığı güç temerküzünü yeni keşfettiği ‘eski ve yeni dünya yerlilerinin kaynaklarına’ attığı birer pipet olarak kullandı. Sömürdüğü toplumların zenginliği ile semirerek elde ettiği haksız güç, adaletsiz muameleyi getirdi. Ancak kendisini belki dünya toplumları karşısında ‘güvende’ hissedecek kadar güçlendi; fakat daha büyük bir soruna yol açtı: Ekosistemle oynadı. Sadece çevresel dengeyi bozmadılar; depremi silah haline getirdiler, iklimi bir saldırı aracı yaptılar. Tohumu ve hayvanı birer hormon delisi yaptılar. Genom diliyle oynayıp; mitolojideki at-insan Kentauros, boğa-insan karışımı minotaur, kuş kadın Harpia gibi varlıkları andıran yaratıklar ortaya çıkarttılar. Üstelik mitolojik rejenerasyon canlıları (sürekli kendisini yenileyen organlara sahip canlıları) üretme yoluna girdiler. Böylece artık yeni düşmanlarını elleriyle üretmiş oldular: dünyadaki egemenlik savaşında müttefik yaptıkları tabiat, bozdukları dengesiyle insanlığı topyekun tehdit eder oldu. Gezegenimizi karşılarına aldılar. Tanrının düzenini bozdular fakat kendileri tabiata bir düzen vermekten aciz kalıyorlar. Şimdi mavi gezegenden gelecek kara haberlerle nasıl başa çıkabilecekler? Karşı konulamaz bir korku içlerinde büyüyor artık: kıyamet geliyor! Ontolojik güvenlik kaygısı, ana mesele olarak ilk insandan daha fazla bir şiddetle yeniden karşımızda durmaktadır. Hazır, kendi kültürümüzün verdiği tadı, huzurumuzu da bozdular.

GUTENBERG GALAXY

Daha kötüsü, alternatiflerini ya yok eden ya da kendine benzeten ahir zaman kâbusu vampirler gibi diğer kültürleri yok ederek ilerliyorlar. Aymaz ve tekelciler. Batı medeniyeti karşısında tutunabilen neredeyse medeniyet kalmadı yeryüzünde. Dünya medeniyetler mezarlığına döndü. Kültürler ise ayrı ayrı can çekişiyor. Onlar da ölürse alternatif yeni bir medeniyetin filizleri dahi yok edilmiş olacak. Her kültür, kendisini korumak için bir kaç köyü kuvöz edinmiş, yahut bir dar kırsal bölgeyi yoğun bakım ünitesi yapmış kendisine, yaşam savaşı veriyor. Yerele sığındı tüm kültürler, varlıklarını sürdürebilmek için. Ama teknoloji ile gelen ‘medeniyet’ karşısında kendi gettolarında kapalı kalmayı başaramıyorlar; tek tek teslim bayrağı çekiyorlar maalesef. Bu vahşi soykırımın dönüştürücü (transformator) silahı ise iletişim teknolojileri. Gutenberg Galaksy’de Marshall Mc Luchan tarafından ‘iletişim teknolojileri dünyayı köy yapıyor’ dendiğinde yirminci yüzyılın ortalarıydı. Gerçekten öyle oldu: Teknoloji yeni bir atmosfer gibi; içine giren dönüşüyor, girmeyen oksijen yetersizliğinden soluksuz kalıp enfarktüs geçirerek ölüyor. Teknoloji hiç de masum değil. Teknolojinin de bir mensubiyeti var. Efendisi var. Teknoloji de medeniyetin bir meyvesi. Meyve, ağacı taşıyan öz. Adem’e Allah’ın sunduğu cennetteki gibi kaynaklar sınırsız değil bu defa; Meyveyi ısırmayınca açlıktan ölüyorsunuz, ısırınca da cennetinizden(kendi kültür dünyanızdan) kovuluyorsunuz. Onların dünyasına düşüyorsunuz. Hepimiz Gutenberg Galaksy’de yaşıyoruz. Dünya değişti.

SAVAŞLAR KİMLİKLERLE

İşte tam bu noktada tespit etmeliyiz ki devletlerin de bir kimliği vardır. Devletler zenginlikleri veya güç dengeleri nedeniyle tehdit edildiklerini sanmasınlar; devletler salt kimlikleri nedeniyle tehdit altındadırlar. Samuel P. Huntington’ın ‘Medeniyetler Çatışması’ tezi de aynı noktaya çıkan bir bakıştı. Kimlikler; kuvvetli bir taşıyıcıya, caydırıcı bir güce, yani devlete emanet edilmemişse başları her daim beladadır. Liberal yaklaşımla bakmayıp bu konuda inşacı yaklaşımı tercih ediyor olabiliriz: Devletler kimliklerinden dolayı birlikte hareket ederler, menfaatlerinden dolayı birlikte hareket etmeye başladıklarında da ortak kimlik üretirler. Canlı, dönüşen bir oluştur varlıkların kimliği. Devletlerin de öyle. AB sözleşme ve mutabakatları ve NATO ittifakları bizi liberal Batı ile ‘ortak kimlikler üretme’ sürecine soktuğundan sancılanıp duruyoruz. Fakat konuya ontolojik güvenlik yaklaşımı ile baktığımızda Giddens ’ın yaklaşımı ile bakıcı-bebek arasındaki güven ilişkisinde olduğu gibi koşulsuz sevgiler devreye girecektir. Doğal birliktelik güveni aldığımız devletler deyince aklımıza hemen Pakistan, Azerbaycan, Kore… gelmesi gibi…

BİR İBRAHİM ÖYKÜSÜ

Bu realite de, kendisine hayat hakkı kalmayan batı dışı medeniyet iddiası olan toplumlarda Batıya karşı radikalizmi tetikliyor. Radikalizm, bir nevi ‘köşeye sıkışan kedinin sıçraması.’ Baksanıza, kadim uygarlıklar turistik motiflere dönüştü: Mısır, Hint, Çin ve Japon medeniyetlerinden müzeler dışında geriye ne kaldı? En yakın tarihsel uygarlık olan Osmanlı Medeniyeti, bir İslam-Türk medeniyeti olarak kültürünün diriliş savaşına girişme çabasında. Kültürel kodlarına dönmeye çalışıyor. Başarılı olacak mı? Aytmatov’a sormalı: Bir kez mankurt olanın aslına dönmesi mümkün mü acaba?

Varlık savaşını kimse müteveccihen yapmaz, varlık iddiası insiyakidir. Çıkmamış can yaşama savaşımı verir. Türkiye’nin ve Müslümanların yaptığı da bu. Belki tam bu noktada hatırlamalıyız: İslam kelamcılarının usandırıcı ‘hürriyet-zaruret ikilemi’ tartrışmalarına son noktayı koyan İmam Eş’ari tefekkürünün hasılası muhteşem analojik çözümleme var ya: “İhtiyara mecburuz, yani zorunlu olarak özgürüz, kendimiz olmaktan başka çaremiz yok.”

Yani ‘irade/kimlik’ sahibi olmak bir tercih değil, zorunluluk. Cemil Meriç’in ‘Bu Ülke’sinin varlık ve beka davasıdır bu. Vatanı, bayrağı, dili ve imanı kendisine anlamsızlaşmaya başlayan bir millet olmamak için belki son dirençtir bu.

Bu yaşadığımız, ontolojik güvenlik kaygısına kapılan korkak varlığın Firavunlaşıp dünyayı ulaştırdığı cehennemde eritilmek için ateşe fırlatılmış, ama içinde yaşattığı tevekkülle kazandığı cesaretin erdirdiği güvencesizlikteki huzurun erdemi sayesinde ateşler kendisine gül bahçesi gelecek bir çağdaş İbrahim öyküsü olmalıdır.

Şeytanımıza karşı yürüttüğümüz iç savaşı kazanacağız! 5.10.15

 

1-“Daha önce hiçbir şey değil iken insanı yarattık”(Meryem,67)

2-Massachusetts Teknoloji Enstitüsü profesörü Max Tegmark tarafından Sarkaç Evren teorisinde yeni aşama olarak ortaya konulan tez. Tezi, Peter Lynds ve James Quirk modern yorumlara taşımıştır.

3-Bengi Dönüş(Sonsuz Döngü) Neitzche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” kitabının ana tezidir

4. Neml,64 “.. Allah sürekli yaratmakta iken…”

5.Ra’d,28: “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur”

 

*Bu makale “Çilingir Dergisi” için kaleme alınmıştır.

Posted by
Categories: Genel, Haberler, Makaleler

1 Comment to "VARLIK/BİRLİK/KİMLİK DAVASI" yorum yap
Ahmet Hakan
18/12/2015 at 16:55

Yazılarınızla biz gençlerin düşünce dünyasına şekil verdiğiniz icin tesekkur ederiz.

Yorum Yap