Türkiye’nin kaybedecek değil, Kaybedilmiş Toprağı vardır!

Pazar, Ağustos 5th, 2012 @ 8:16PM

TÜRKİYE’NİN KAYBEDECEK TOPRAĞI DEĞİL KAYBEDİLMİŞ TOPRAĞI VARDIR!
Osman ARSLAN

Yılların ihmalinin sonucu doğan istihbarat hata ve zaafları, beslediği politik tespitleri ve haliyle belirlediği mücadele yöntemini de isabetsiz kılınca; ilkin K.Irak’ta, ardından K.Suriye’de şimdi de sınırlarımız içinde aleyhimizde gelişmeler, zincirleme reaksiyonlar halinde ilerlemeye devam ediyor.

Esed’in Kuzey Suriye’yi PKK’nın kucağına attığı anlaşıldığında; “Suriye’nin Kuzeyi’ne askeri harekat şarttır” demiştik. Çünkü, henüz şehirlerle buluşamamış, dağlarda toparlanan bir silahlı grup ‘ordulaşma hazırlığı’ yapıyordu. Bu terör grubuna saldırmak ve şehirlere girmesini engellemek lazımdı.

DAĞDA İKEN DURDURMAK LAZIM!

Aynen Şemdinli ve Yüksekova’ya ulaşmak isteyen ‘ordu tarzında’ simetrik(düzenli bir hatta) ve sistematik mücadeleye geçen PKK nasıl dağda basılmış ise Kamışlı ve diğer Kuzey Suriye kentleri için de o yapılmalıydı.
Nitekim önerdiğimiz gibi Başbakanımız da aynı tavrı gösterdi, üç tugayımız Suriye sınırına indi ve tatbikata başladı. Şu saate kadar da bir saldırı düzenlenmedi.
Ancak kanaatimizce artık Kuzey Suriye’ye ordu ile müdahale yanlıştır. Şartlar değişmiştir.
Çünkü artık terör grupları kentleri ellerine geçirdi. Artık bir müdahale, kentlere tanklarla girmek ve uçaklarla bombardıman etmek şeklinde olmak zorundadır. Dolayısı ile terör grupları değil halk vurulacaktır.

HALKLA SAVAŞILMAZ

Halkı vurmadan kazanamayacağınız bir savaşa girmeniz demek, Türkiye’de akrabaları olan insanları öldürmeniz demektir. Yani artık içimizi karıştıracak bir hata olacaktır savaş.
Daha da temelde; halkı İslam olan bir ülkeyle savaş başlatmış olursunuz. Kardeşlerinizle savaşmanız, doğal müttefikiniz olan sempati coğrafyanızda; İslam toplumlarındaki –zaten hızla zayıflayan- desteğinizi yok eder. Türk tarihinde Müslümanlarla savaşmak istisnadır. Bu, kendi tarihsel çizgimizi de kırar.

Bir başka doğacak olumsuzluk da ortadoğunun toparlayıcı lider ülkesi olma şansını kaybedip İran gibi bir blokaj ve tehdit ülkesine dönüşmemiz olacaktır. Bu, vizyonumuzu kaybettirebilir.
Dördüncü bir olumsuz sonuç da işin içine ilk etapta Kuzey ve ardından bütünüyle Irak, İran, Suriye ve Rusya, ardından bunların arkasındaki ülkelerin de dahil olması ile nerede duracağı belli olmayan bir savaş başlar ki, bu da bir Dünya Savaşı demektir. Türkiye iki dünya savaşından da uzak durmaya çalışmıştır. Bulaştığı Birinci Dünya savaşı da imparatorluğunu batırmıştır. Böyle bir savaş Türkiye’yi yeniden varlık-yokluk çizgisine iter.

Bu savaşı Türkiye kendi elleriyle başlatmamalıdır. Bu akıllıca olmaz. Ve mümkünse dışında durmalıdır.

ŞARTLAR DEĞİŞİNCE HÜKÜM DE DEĞİŞİR

Öyleyse, şartlar değişmiştir, hüküm de değişmelidir. Ve Türkiye’nin yüksek perdeden söylediği savaş söylemi artık mahzurlu hale gelmiştir. Devlet ricalimizin savaş telaffuzunu gündemden düşürmeleri gereklidir.

Eşkıyayla savaşmak başkadır, halka saldırmak başkadır.

Öyleyse bu şartlarda ne yapmalıdır?

Türkiye bu savaşçı tavrından hızla feragat etmelidir. Kürt bölgelerinde ‘aktif kurucu’ rolünü üstlenmelidir. Proaktif dış politika asıl şimdi yürütülmelidir. Kürtlerin Suriye’de meydana getirdiği oluşumun içine girerek desteklemeli, yönlendirmeli ve kontrolünü de ele almalıdır. Onların ordularını kurmalı, sınırlarını korumalı, yapılanmalarını yürütmelidir.

Hiçbir ‘doğmuş çocuk’ ana karnına itilemez. Bu çocuk artık dünyaya gelmiştir. Dünyay gelmesi önlenememiştir. Artık siz, o çocuğa sahip çıkmalısınız.

Neden?

TÜRKİYE’NİN DOĞAL SINIRLARI VE DOĞAL HALKI

Çünkü, misak-ı milli ile Kuvvay-ı Milliyenin ortaya koyduğu Türkiye’nin sınırı şöyle tarif ediliyordu: “Halkı Arap olmayan Müslümanların yaşadığı topraklar…”

Yani Trakya, Nahçıvan, Kerkük, Erbil, Süleymaniye, Kamışlı, Halep, Hatay sınırlarımız içinde idi. Lozan’da sınırları çizenler bu ‘doğal sınırlarımızı’ bozdu ve akrabaların arasına tel örgü çekti.
Tarihen doğal ve gerçek sınırlarımız bu Kürt bölgelerini de kapsamaktadır. Üstelik kurtuluş savaşımız ilkin, Anadolu’dan önce Irak ve Suriye içlerinde, Kürt-Türkmen bölgelerinde başlamıştır.

Öyleyse Türkiye Kürt bölgelerini kendisine bağlama, bütünleşme amacıyla onları destekleme politikalarına yönelmelidir.

HEMEN ŞİMDİ!

Onu da hemen şimdi yapmalıdır Türkiye. Çünkü şimdi zayıflar ve ellerinden kim tutarsa onunla yürüyecekler. Karşılarına kim çıkarsa da onunla savaşarak yıllarını verecekler.

1994 yılından itibaren; 2011 yılının milat olduğunu 2015 yılına kadar Türkiye’de bir iç savaş çıkartılarak Kürtlerin ayrılması için haritamızda ameliyat yapılacağını sürekli yazan birisi olarak; şu anda Şemdinli’den başlayarak yaşadıklarımızın, bu öngörümüzü birebir doğruladığını belirtmek isteriz. Bir farkla ki; 2011 değil, 2012’de başladı.

İç savaşı ve bölgede savaşı engellemenin tek yolu, artık PKK’ya karşı ‘müzakere, Oslo” romantizmine bir daha kapılmadan, pes ettirinceye kadar mücadele etmek; Irak ve Suriye’deki Kürtleri safımıza çekip gerçekte sorunumuzun Kürtlerle değil bölücü ve teröristlerle ve İsrail-Batı emperyalizmiyle olduğunu, hem bölgeye hem de içimizdeki kardeşlerimize, kürt nüfusa göstermektir!

Türkiye’nin tarihsel hakkı yekvücut olduğu Kürtlerle bütünleşerek doğal sınırlarına ulaşmaktır.
Zira Türkiye’nin kaybedeceği toprağı yoktur; kaybedilmiş toprağı vardır.

Kürtlerin de birlikte kurdukları, kendilerinin olan bir devletleri zaten vardır; o da Türkiye Cumhuriyetidir.

BÜYÜK İSRAİL’E TAŞ DÖŞEMEYELİM!

Bunun dışındaki bir gelişme, kurt siyasetçi Kissinger’ın söylediği gibi ‘Büyük İsrail için bir adım’dan ibaret olacaktır! Hatta ekliyor: Bizim de istediğimiz budur ve büyük İsrail’in kurulmasına bir adım kalmıştır!

Kürt bölgeleri Siyonizmin, ‘arz-mev’ut’(vadedilmiş topraklar) idealinin taşeronu olmayacaksa, Türkiye oyunları bozarak, Kürtleri onların kucağına itmez, kendisine çekerse olmayacaktır! 5.08.2012

Posted by
Categories: Makaleler

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumlayan siz olun!
Yorum Yap