Pakistan Günlüğü “Vitrin Başkent: İslamabad”

Çarşamba, Kasım 13th, 2013 @ 6:38PM

PAKİSTAN GÜNLÜĞÜ

VİTRİN BAŞKENT: İSLAMABAD

Bugünümüzü İslamabad’a ayırdık. Yapılacak olan köyün sözleşmesi, yapı denetimi ve işlerin kontrolünün nasıl yapılması gerektiği konularını görüşerek karara bağladığımız kahvaltının ardından yola çıkacağız. Capital Construction hakkında araştırma çalışmaları tamamlanmış. Fadi Bey ve Seyful İslam firmaya dair olumlu referanslar getirdiler. Ayrıca partner kuruluş olan Read Foundation’un da merkezini görmüş, çalışma şartlarını gözlemlemiştik. Firma tarafından yapılan bazı binaları da gün içerisinde İslamabad’da gezerken göreceğiz.

VİTRİN ŞEHİR

Üç gecedir konakladığımız halde ilk defa gündüz gözüyle görüyorduk İslamabad’ı. Geniş ve temiz yollar, yüksek binaların olmamasının verdiği ferah ortam, yemyeşil doğa, geniş ve güzel parklar, villa tarzı binaların verdiği estetik ve geleneksel formlar da alan kamu binaları sıralanırken arada bir Batı’da görmeye alıştığımız Dünya markalarının mağaza, otel gibi noktalarına rastlıyoruz. Gerçekten etkileyici. 170 binlik nüfusu ile Pakistan’ın en küçük kentlerinden birisi aslında. Öyle, tarihi de yok İslamabad’ın, kırk yıllık bir şehir. Herhalde Pakistan’ın Dünyaya gösterilecek bir yüzü olarak tasarlanmış. Belki de İngilizler kendilerinin yaşayabileceği bir cennet istemiş olabilirler. Pakistan’ın diğer bölgelerini görmüş olunca İslamabad bize ‘bir reklam gösterisi’ gibi gelmeye başlamıştı. Bu güzel vitrin içine çekse de bizi, mağazanın içini yansıtmaya da uzaktı.

MURREY’DE ALPLER TADI

Sanırım 50 km. kadar gittik. Doğu’ya doğru ilerliyoruz. Himalaya Dağlarına doğru varacak olan yükseltilerin Pakistan’da bulunan kısmında gittikçe daha da tırmanıyor aracımız. Murrey adı verilen turistik bölgeye vardığımızda yükselti 3 bin metreye ulaşmıştı. Sıcak İslamabad’ın bu yaylasında İngiliz nüfus da yaşıyormuş. Gözümüzün alabildiği kadara uzanan dağ silsileleri üzerinde öbek öbek yayılmış ve her yerinde var olan yerleşim de bugüne kadar hiçbir yerde görmediğimiz bir dağınıklık ve yaygınlık gösteriyor.  Yolculuğumuz bir polisin durdurup ceza kesmesi ile duraksadı. Kabahatimiz, minibüslerin girmesinin yasak olduğu bir yola girmemizmiş. 150 rubi, yani 3 TL ceza.

İNGİLİZ AĞIRLIĞI HİSSEDİLİYOR

Murrey, bir kanton. Amblemi Kanada bayrağı’nın aynısı. Adına, armasına, yoluna, mimarisine İngiltere imzalarını atmış bu bölgede. Turistik bölge rahatlığında gezinen insanlar arasında yabancı olduğu anlaşılan ama orada da yerleşik olduğu anlaşılan insanlar fark ediyoruz. Yolların temizliği ve doğanın ihtişamına diyecek yok. Yol boyu kiliseler görüyoruz. Bunlar aktif olduğuna göre gözlemimiz doğru; burada yaşayan İngiliz nüfus var. Türkiye’de yaşayamayacak bir isimle Lawrence Koleji adıyla faaliyet gösteren İngiliz Okulu ise ayrıca dikkatimizi çekiyor. Kolejin ek binaları üzerindeki haçlar misyonerlik faaliyetleri yapıldığı tahminimizi güçlendiriyor. Fakat binaların güzelliği ve güvenliğine diyecek bir şey yok. Bu okulun öğrencileri Pakistan geleneksel giysilerini kullanmıyor. Gördüğümüz Türk Okulları böyle korunaklı ve dağ yamaçlarında değil; doğrudan halkın arasında ve aynı derecede ihtişamlı. Öğrencileri Pakistan kültür ve folklorunu yaşıyor ama daha nezih ve kaliteli bir yaşam standardını ortaya koyuyorlar. Kendi anadillerinde eğitimi, kendi okullarında dahi veremeyen Pakistan’ın, kendi ana dilinde felsefe ve bilim geliştirmesi, haliyle kendi geleceğini kurması oldukça zor.

Bu bölgede, yerel halkla, alışveriş noktalarında karşılaşıyorsunuz. Sattıkları yöresel yiyecek ve giysiler, binmek üzere hazır bulunan atlar… Alpler havası var burada. Bu yüksek tepede bulunan teleferikle dağ gezintimiz de oldukça eğlenceli idi. Fakat teleferiğin altında, kayalıklar üzerinde atılacak birkaç demir parayı bağırarak gözleyen çocuklar, üzücü bir manzara oluşturuyordu. Burada, ilk defa bir müzik ve Pakistan halk dansı figürlerini sergileyen gençlerle karşılaştık. Gençlerde, özellikle bu bölgede gördüğümüz batı özentisi, eğreti duran kıyafet, dövme ve zincirler kültürel yozlaşmanın toplumsal bir kesimi yakaladığının da göstergesiydi. Kadınlar bu bölgede rahatlar. İlk defa yalnız dolaşabilen bayanlara da rastladık. Fakat Pakistan’da, geleneksel kıyafetlere bağlılık her yerde yaşıyor ve korunması gereken bir özellik olarak dikkatimizi burada da çekiyor.

ZİYA ÜL HAK’IN KABRİ BAŞINDA

Hızlı bir şekilde İslamabad’a geri dönüyoruz. Parlamento binası, çeşitli kamu binalarının önünden hızlı bir şekilde geçtikten sonra Faysal camii’ne geliyoruz. Görmeye değer yapıtlardan birisi olan bu camii Suudi Kralı faysal’ın islamabad’a hediyesi devasa bir Camii. Mimarı Vedat Dalokay. Doğrusu, Pakistan’ın geleneksel Hint mimarisini yaşatan tarzını Camide biraz olsun yansıtabilseydi daha isabetli olurdu diye düşünüyoruz. Fakat çıplak ayakla dolaştığımız avlusunda Kabe’de de uygulanan soğuk beyaz mermerlere basmak ayrı bir zevk oluyor. Camiin ön tarafında bulunan Ziya ül Hak’ın kabrini de ziyaret ediyoruz. Fatihalarımızı gönderirken, uçağının düşürülmemesi için sürekli ABD’li generalleri yanına alışını hatırlıyoruz. Düşen uçağında -demek ki gözden çıkartılmaya değer suikastte- 12 ABD generali de ölmüştü. O gündür bugündür Pakistan toparlanamadı.

BASIN TOPLANTISI

İslamabad caddelerinde beyaz tenli ve sarışın, Pakistan kıyafeti giymiş insanlar vardı. Bu, alışık olduğumuz bir manzara değildi. İslamabad Basın Merkezine geçtik. Basın toplantısı yapılacak. Basın Toplantısı yarım saat kadar sürdü. Türk STK’ların hiç birisi yapılan çalışmaları Pakistan kamuoyu ile paylaşmayı düşünmüyor. Bu, bir başlangıç olabilir. Basın Merkezinde hazır bulunan Basın mensupları hem Van depremi için bize taziyede bulundular, hem de 5.6 şiddetindeki ikinci depremi onlardan öğrendik. Bir de Basın Mensuplarının oynadığı, bilardoya benzer ilginç bir İngiliz oyununu inceledik. Batıda bile rastlamadığımız bu elit oyunu, İslamabad’da vardı! Hemen, dışına çıktığınızda oyunun ne demek olduğunu bilmeyen halkın ülkesinde. Bir aydın-halk yabancılaşması… Kendi gerçeklerini örten bir körlüğün sağladığı rahatlık…

KABİL RESTORAN’DA SOHBET

Basın toplantısı sonrası İslamabad’da akşam olmuştu. Akşam yemeği için Kabil Restoran’a geçtik. Afganistan yemekleri bendeki Adana damak tadını tatmin edici nitelikteydi. Kabil Restoran’da Meksikalı, İngiliz insanlar ila konuştuk. Türk olduğumuzu fark eden Türkler yanımıza geliyordu. IHH’lı arkadaşlarla sohbet ettik. Sonra Avrupa Türk İslam Birliği’nden Oğuzhan Bey’le birlikte oturduk. Almanya’da yaşayan; Keşmir davasına kendisini adamış Dr. Asım’la sohbet ettik. Özel insanlardı. Hepsi de konforlarından vazgeçmiş, idealist insanlardı.

VE SON AKŞAM

Pakistan gezimizin sonu gelmişti. Alışveriş yapmak gerekiyordu. Pakistan’ı tanıtan bir hediyelik eşyanın olmaması çok şaşırtıcıydı. Bize, Seyfül İslam tarafından hediye edilen ağaç oyması ayet yazısı ile peştun örtüsü dışında üzerinde Pakistan yazan bir hediyelik eşyamız yoktu, bulamadık da. Bir tek avantajımız vardı, her şey çok ucuzdu. Bu arada Read Found. Tarafından verilen plakete de teşekkür borcumuzu belirtmeliyim. Pakistan’a özgü el ürünlerinden hediyeler almaya çalıştık. Bu arada yakın yardımı ve eşliği nedeniyle Pakistanlı bir aydın olan Ziya Bey’i de teşekkürle anmalıyım.

Böylece Pakistan gezimiz son buluyordu. Pakistan’da esmer tenimin bir faydasını gördüm, yabancı olduğumu pek anlamadılar. Bir de Türk havaalanında Pakistanlı, Pakistan Havaalanında Afganistanlı muamelesi görmem dışında bir sorun yoktu. Elbette Türk olduğum anlaşılınca her iki durum da düzeldi.

Bu, Azerbaycan’ın ötesindeki ilk uzak Doğu gezim, İslam Dünyası nüfusunun üçte birinin yaşadığı bu coğrafyadan, Dünya Müslümanları hakkındaki fikirlerimde ve emperyalizmin coğrafya değiştikçe aldığı özgün şekilleri görmem açısından önemli bir kanaat şekillenmesi meydana getirmiş olarak sonlandı.

Pakistan’ın, dost ve kardeş olarak gönlümüzdeki yeri perçinledi. Fakat içler acısı hali sorumluluk duygumuzu daha da artırmıştı.

Posted by
Categories: Makaleler

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumlayan siz olun!
Yorum Yap