Pakistan Günlüğü “Lahor ve İkbal’e Vefa”

Çarşamba, Kasım 13th, 2013 @ 6:39PM

PAKİSTAN GÜNLÜĞÜ

LAHOR’DA İKBAL’E VEFA FIRSATI

Pakistan’da üçüncü günümüz de sabahın 6’sında başladı.

Aslında bugün Keşmir’e ayrılmıştı. Keşmir siyasal açıdan sorunlu bir bölge olduğu için yabancıların geçişine izin verilmediği bilgisini de almıştık. Bu nedenle Türkiye’den Pakistan Büyükelçisinin Pakistan hükümeti adına Keşmir’e girmemizde bir sakınca olmadığını belirtir yazısını da almıştık. Fakat Keşmir’den alınan haberler yapacağımız temaslara imkan vermeyecek bir sorununun baş gösterdiği şeklinde olunca istikametimizi Lahor’a çevirmeye karar kılmıştık.

Beş saatlik bir yolculuktan sonra ulaştığımız Lahor 9 milyonluk bir kent. Sokaklarında bir bisiklete 4 kişi, motosiklete 5, üç tekerlekli arabalara 20, minibüslere 35, otobüslere 150 kişinin bindiği; araçların salkım saçak insan taşıdığı, eşeklerin çektiği arabalar, yayalar ile tam bir karmaşa kenti ile karşılaşıyoruz. İnsanlar sokaklarda. Geriliği bir yana son derece canlı bir kent yaşamı var.

MİNARE PAKİSTAN

Lahor’da ilk uğradığımız yer Minare Pakistan anıtı. Etrafındaki park alanı insanların aileleriyle piknik yaptığı, eğlendiği bir alan halindeydi. Anıtın üzerinde bulunan bağımsızlık bildirgesi ve Muhammed İkbal’in metinlerini ilgiyle dinliyor, inceliyoruz. Fakat İngilizlerden alınan izne bağlı bir bağımsızlık bizim anlayabileceğimiz bir şey değil yine de. Tarihi boyunca Çin gelmiş kucak açmış, Moğollar gelmiş, Babürler gelmiş kucak açmış, İran gelmiş, nihayet İngilizler gelmiş kucak açmış bir halkın kutladığı ‘bağımsızlık’ın anlamı, bizim vatanımıza dair hissettiklerimize uzak duruyor yine de. Böyle temiz bir halkın bağımsızlığının şifresinin Gandhi tarafından çözüldüğünü düşünüyorum: Bir yudum su ve bir parça kumaş bana yeter! Diyerek İngiliz’e direnen ruh bu toplumu kavrar ve liderliğini alır. Başarısızlık ihtimali de yok. Çünkü gerçekten öyle kıt ve yetinerek yaşıyorlar; bir parça kumaşlık kıyafet ve su. Ruhlarına sinmiş bir mistik razılık var. Bu kadarına razı bir millet esir, sömürge, arka bahçe olmamalıydı. Ziya ül Hak sonrasında Pakistan liderini bulamamış. Aslında O’nu öldürenler zaten Pakistan’ı rahat bırakmamışlar. Amerikan şirketleriyle bağlantılı geçmişleri olan yöneticilerin iş başında olduğu, iç savaş tedirginliği içinde yaşayan bir Pakistan var bugün.    

İKBAL’E VEFA KONUŞMASI

Ardından Pakistan’ın bağımsızlığı kadar Türkiye’nin bağımsızlığına da hayatını adamış bir kahraman aydının kabrini, İkbal’in mezarını ziyaret etmek istiyoruz. İkbal’in mezarına ulaştığımızda onun doğum günü nedeniyle düzenlenen bir açık hava toplantısı ile karşılaşıyoruz. Konuşmacılar İkbal’in düşüncelerini anlatıyor ve şiirlerinden örnekler veriyordu. Kabir ziyaretinden sonra bir süre izlediğimiz toplantıda yetkililerle görüştük. Türkiye’den geldiğimizi söylememizle birlikte hemen mikrofona davet edildik. Bu, hayatımız boyunca andığımız bu düşünce ve dava adamına, Pakistan’ın milli şairine bir vefa fırsatı olmuştu. İkbal’in Türkiye için önemi ve Mehmet Akif’le İkbal yakınlığının iki ülkeyi nasıl yakınlaştırdığını anlatan bir konuşma yapma fırsatı buldum. İkbal ve Akif için geçtiğimiz yıl düzenlediğimiz paneli ve bu alanda yapılan bilimsel çalışmaların bağlarımızı daha da güçlerndirdiğini söyleme imkanı buldum. Çanakkale ve Kurtuluş savaşları’nda İkbal’in, yardıma teşvik ettiği Pakistan halkının huzurunda, verecek bir şeyi olmayınca kanını vermek isteyişinin bizde bıraktığı derin dostluk duygusunu yansıtma şansıydı bu. Pakistan basılı ve görsel medyasının yakın ilgi gösterdiği bu anma toplantısında Pakistan’a mesajlarımızı iletme fırsatı bulduk. Benden sonra arkadaşım Şükrü Can Bey de bir selamlama konuşması yaptı. Programımızda olmayan bu konuşma da gezimize farklı bir renk katmış oldu. İçimizdeki İkbal sevgisini tatmin etmeye fırsat veren bu güzel hatıra, Pakistan halkı için de tatlı bir ize dönüşmüştü. Konuşma sonrasında etrafımızda toparlanan insanlar ve bir gazetecinin göğsünde Türk bayrağı rozetini Pakistan bayrağı ile birlikte sürekli taşıyor olması, anlamlı sahnelerdi.

PADİŞAH SARAYI VE CAMİİ     

Babür şahlığı döneminden kalma Padişah sarayı Lahor’un en önemli tarihi eserlerinden. Babür Şahlığının yaptırdığı sarayın görkemi, estetik ve devlet yönetim geleneğini ele vermesiyle tarihsel niteliği görülmeye değerdi. Saray karşısındaki Padişah Camii de tüm görkemiyle dönem arkadaşı Süleymaniye ile yarışır. Fakat dış mimari ile. İç mimarinin Süleymaniye ile kıyaslanması söz konusu bile olamaz. Bu ülkede tüm camilerde olduğu gibi burada da Camiinin dış kapısında ayakkabılarınızı çıkartıyorsunuz. Bütün büyük avluda ayak yalın yürüyorsunuz. Tac Mahal’i andıran uzun avlular ve kubbe tarzları Hint kültürünün İslami kimlikle ifade buluş biçimi olarak güzel örnekler oluşturmuş Lahor’da.

SİH TAPINAĞI’NDA

Padişah Camii’nin yanı başında bölgenin en büyük Sih tapınağı bulunuyor. Sihlerin kutsal töreni nedeniyle ziyarete kapatılan mabede yine Türk olmamızın verdiği avantajla kabul edildik. Sih tapınağını adadıkları ve küllerini yaktıkları ve oraya gömdükleri Guru Nada’nın mezarına kadar inceleme yapma imkanı bulduk. Mezar süsleme, dilek tutma  ve para bırakma gibi İslam’a giren hurafelerin Sih Tapınağında ve Hint geleneğinde bulunuşunu çok rahat gözlemleme fırsatı bulduk. Hint mistisizminin bu başat coğrafyası bize ne şekiller alarak girmiş, algılamak çok kolaylaşıyor.  Pakistan halkının hayranlık uyandıran bir geleneği de var: Mezarların üzerini küçük taşlarla kaplayıp her bir taşı rengarenk boyayarak süsleyişleri, böylece mezarlıklarında oluşturdukları renk cümbüşü de görülmeye değer manzaralar. Öyle süslü ve güzel mezarlar gördük ki insanın öleceği geliyor.

MEVDUDİ’NİN MEZARI BAŞINDA

Fakat hiçbir süslemenin olmadığı, bir taşın bile konmadığı bir sade mezar da gördük. Lahor’da, İslam Düşünce tarihinin önemli simalarından Tefhim’ul Kur’an müellifi Ebul Ala Mevdudi’nin sade, mütevazı mezarını da ziyaret ettik. Mezarı ve yanı başında bir mescit, öğrenci yurdu bulunuyor. Yaşadığı mahalde defnedilmiş. Pakistan’da bir de köy-kasaba mezarlığının olmaması dikkat çekiciydi. İnsanlar kendi tarlalarına defnediliyorlar.

OSMANLI, YENİDEN… 

Türk Büyükelçiliği, TİKA, Pakistan hükümet yetkilileri yanında Lahor’da merkezi bulunan ve tohumları Mevdudi tarafından atılan Cemaat-ı İslami’nin de merkezini ziyaret ettik. En üst düzeyde kabul edildiğimiz görüşmede, Pakistan’da dinin halk üzerindeki etkisi ve Cemaat-ı İslami’nin sorumluluğunun büyüklüğü üzerinde durduk. Çünkü halk arasında etkin ve örgütlü ama Taliban karşısında da blokaj yapabilen daha aydın bir hareketti. Pakistan’da din ve düşünce hayatının yeniden yapılanma ve reformize edilme zorunluluğu olduğunu ve Dünyaya daha açık ve nitelikli bir din anlayışına geçmenin zorunlu önemi üzerinde vurgular yaptık, bu yönde mesajlar verdik. Türkiye tecrübesinin öğreticiliğinden söz eden ev sahiplerimizin dış ilişkiler sorumlusu Abdulgaffar Bey, Osmanlı’nın yeniden doğuşunu kuvvetle arzu ettiklerini vurguladı. Biz de buna karşılık tarihin aynıyla tekerrür edemeyeceğini ama bir şekilde Türkiye öncülüğünde ama elbirliği ile mazlum milletlerin coğrafyası olan İslam toplumlarının kendilerine biçilen emperyalizmin kefenini yırtacağına olan inancımızı vurguladık. Bir devlet diplomasisi ciddiyetinde ama bir kardeş yakınlığında son derece nazikane bir hüsnü kabulle gerçekleşen görüşme sonrasında akşam yemeği için Lahor’da bulunan İstanbul Cafe adında bir Türk işletmesine geçtik.

CAFE İSTANBUL’DA GÜÇHAN’LA SOHBET

Bu Türk işletmesinin sahibi Orhan bey orada değildi. Bizi onbeş yaşındaki oğlu Güçhan ağırladı. Antepli bu aile oraya yerleşeli beş yıl olmuş. Gülen cemaatine bağlı Türk Okulu ile de ilgili olarak Lahor’a yerleşen bir aile. Güçhan da orada okuyor. Güçhan hayran bırakacak zekilikte bir çocuk, İngilizce ve Urducayı ana dili rahatlığında kullanıyor. Burada, uzakta, yalnız başınıza sıkılmıyor musunuz diye soruyor Mehmet bey. Güçhan iç geçirmeden, çok rahat cevap veriyor: “Allah bizimleyken yalnızlık mı olur ağabey?”

Türkiye’nin damak tadını bulduğumuz dinlendirici bir akşam yemeğinden sonra Lahor’dan ayrılıyoruz. İslamabad’a beş saatlik bir yolculuk sonrasında ulaştığımızda vakit gece yarısını bulmuştu.

Lahor gezisi son derece verimli geçmişti. Rahat adlı İslamabad’daki bir Cafe’de geleneksel Pakistan içeceği olan mango’dan yudumladıktan sonra otele dönüyoruz.

Yorucu bir gün daha böylece sona eriyor.

Posted by
Categories: Makaleler

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumlayan siz olun!
Yorum Yap