Mutluluğun Formülü: Yük Tutmadan Yaşamak-Deneme

Çarşamba, Kasım 13th, 2013 @ 10:28PM

Mutluluğun Formülü: Yük Tutmadan Yaşamak

Bir mermer yontucusu varmış hani… Yontmaktan usanmış. Kendini yakan güneşe bakıp “keşke güneş ışığı olsaydım, en güçlü ben olurdum” demiş. Mucize eseri, güneş ışığı olmuş. Bir bulut önünü kesince bulut olmaya özenmiş. Bulut olmuş, bu sefer bir rüzgar dağıtmış. Rüzgar olmak istemiş. Rüzgarın da önünü bir dağ kesmiş. “Keşke dağ olsaydım” demiş. Dağ olmuş. Fakat dağ olunca birisinin kendisine ha bire vurduğunu görmüş. Bu, bir mermer yontucusu imiş!

Evrende en güçlü olan, insan. Ama insanın da güçlüsü, üstünü en yüksek değeri üretebilen. Yüksek değerler; bilim, erdem, sevgi, sanat…

Michalengelo’ya sormuşlar: “Bu kadar mükemmel heykelleri nasıl yontabiliyorsun?” Cevabı, bir sanatçı gibi: “Mermerin  içinde o heykel zaten var. Ben fazlalıkları alıyorum, o kadar!” Ah, gönlümüzdeki fazlalıkları; haset, kin, husumet… ne varsa atabilsek! Ah yaşamımızdaki fazlalıkları; yalan, hile, haram ne varsa atabilsek! Ah aklımızdaki fazlalıkları; tuzak, kötü fikirler, yanlış bilgiler… ne varsa atabilsek! Yaşamak ne büyük bir sanat olacak ve yaşamımız ne şahika bir sanat eseri gibi göz kamaştıracak! Fazlalıklarımızı atabilsek, sinede yük tutmasak! Bir kuş gibi yaşasak, bir ağaç gibi… Fazlalığı ve eksikliği olmayan… Yerli yerince bir hayat sürsek!

Böyle bakınca fakirlik de yok. Hani, servet içinde yüzen baba, zengin ailesine yoksulluğun nasıl bir şey olduğunu öğretmek istemiş ya… Bir hafta sonu köye götürmüş onları. Çok yoksul bir köylü ailesine misafir olmuşlar. Dönüşte sormuş oğluna: “İnsanların ne kadar yoksul olabileceğini gördün mü?” “Evet, gördüm” demiş oğlu. “Ne öğrendin peki?” diye sorunca babası çocuk şu cevabı vermiş: “Bizim evde bir köpeğimiz var, onlarınsa dört. Bizim bahçenin ortasında bir havuzumuz var, onlarınsa sonu olmayan ter temiz dereleri; bizim bahçede süslü beş on gece lambası var, onlarınsa sayısız parlak yıldızları; biz en çok bahçe duvarına kadar görüyoruz, onlarsa alabildiğine ufukları!” Ve sonra tekrar dönmüş babasına: “Teşekkür ederim baba, ne kadar yoksul olduğumuzu gösterdiğin için!” Gerçekte sahip olup yapıştığınız şey, aslında sizi kısıtlayan şey; yani ‘gerçek fakirlik’ olabiliyor. Fazlalıkları atılmış bir hayat… Mutluluk bunda gizli her halde.

Mutluluk bir bakış açısı olsa gerek. Bilinen hikayedir: İki kalp hastası bir hastane odasında yatıyormuş. Pencere kenarında yatan hasta, hastanenin kasvetinden diğerini kurtaran tasvirler yapıyormuş pencereye bakarak: “İşte şimdi bir vapur geçiyor…Menekşeler de ne güzel açmış…Çocuklar cıvıl cıvıl…Erguvanlar, erikler çiçek açmış, denizin üstünde martılar…” Diğeri de hep dinler, mutlu olurmuş. Bir gün cam kenarındaki hasta kriz geçirmiş. Oda arkadaşı düğmeye basıp çağırsa hemşire gelip, kurtaracak; ama yapmamış, şeytana uymuş. Artık pencere kenarına geçebilecektir. Nitekim geçmiş. Fakat ne görsün: Karşısında koskoca ve simsiyah bir duvar! Ölümüne göz yumduğu arkadaşı onu mutlu etmek için hayali anlatımlar yapıyormuş meğer. Ama kim kaybetmiştir? Ve kim gerçek dosttur?

Serçenin öyküsü ilginçtir: Karlı, ayazlı bir kış günü ormanda kanatları buz tutmuş bir serçe donmak üzereymiş. Tam ölmek üzere iken bir manda gelip serçenin üzerine pislemiş. Bu taze gübre sayesinde serçe ısınmış, donarak ölmekten kurtulmuş. Ertesi gün hava günlük güneşlikmiş. Bir tilki yemek ararken bu pisliği eşelemiş ve gübrenin içindeki serçeyi bulup yemiş. Demek ki, seni pisliğin içine iten herkes düşmanın değil. Ve seni pislikten çıkaran herkes de dostun değildir. Mutluluğa eriştiğini sandığın an, kâbusla yüzleşmeye de hazır olmalısın; eğer mutluluk içinden gelen bir bakış değil, dışarıdan sunulan bir bağış ise, böyledir! Bahşişle geçim olmaz çünkü.

İşte bütün bunları düşünüyorum. Aslında bu düşüncelerle aradığım, hayatta mutluluğun formülü. Öyle, mutluluğun formülü “bir sen, bir ben, bir de bebek” değil. Mutluluk senden başka bir şeyle ilgili değil. İçimde doğan, parıldayan ve batan bir güneş gibi mutluluk. Bunu hissedebiliyorum. İçimin göklerini genişleten yahut, daraltan. Ufukları açan, yahut kapatan. Çoğu, Kırçıl Dedemin öğrettikleri bunlar. Ama bir formüle edebilsem, diyorum. Sanki, fazlalıkları atmanın yolunu da bulmuş olacağım.

Ve yine her arayışa düştüğümde gözümün dikildiği yere; penceremden odama doğan ışığın huzmelerine süzüldüm. Vakit tamam. Kırçıl Dede’m gelecek. Gözlerim hücremin köşesine dikili, bekliyorum. Ve, sanki sudan yükselen bir yüz gibi belirdi silüeti. Kırçıl Dedem, dertli meramıma derman kelamına bıraktım kendimi:

“Sevgili yavrum, söylediklerinin hepsi doğru. Fakat doğruların doğru bileşimi olmadan doğru neticelere ulaşamazsın.

Ne kadar da zenginleşsen, servetinin fakirlik ağacının köklerinden beslendiğini unutma. Hangi göğe erişen ağacın kökü toprak altında değil? Ne kadar da yükselsen seni yücelten ağacın alçakgönüllülük kökleri olduğunu hep hatırla.

Bu iki kökten aldığın malzemeyi ‘yanlışlarından dönme’ olgunluğu ile ‘rıza’, yani ‘gerçeği kabul etme’ havanına koy. ‘Kanaat’ tokmağı ile iyice döv. ‘kötü işlerden sakınma’ tenceresinde, edep, yani ‘ölçüyü bilme’ suyu ile karıştırarak sevgi ateşinde, aşk noktasına gelinceye kadar kaynat. ‘paylaşma’ kabında soğut, saygı kaşığı ile ikram et ve şükür kaşığı ile ye.

İki cihanda mutluluk için, formülün budur. Bu formül fazlalıkları tutmaz. Yükün hafif olur. Kanatların seni çekecek güçte kalır.”

Sevgili Dede’m. Teşekkür ederim.  Her şeyi öyle içten ve rahat veriyorsun ki, ödüm kopuyor vereceklerin bitecek ve gideceksin diye…!

Sen eksik olma başımdan, ben az soru sorarım.

Posted by
Categories: Makaleler

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumlayan siz olun!
Yorum Yap