Hangi Atatürk, Hangisi Atatürk?

Perşembe, Kasım 14th, 2013 @ 1:24AM

Atatürk, tarihin pek az önderinin cesaret edebildiği ölçekte; zihniyetten sisteme uzanan, köklü ve topyekun bir değişim hareketinin lideridir. Ölümünde dünyanın gösterdiği büyük ilgi etkisinin büyüklüğüne, hala yaşayan görüş ve uygulamaları ise başarısına kanıt olmuştur.
Saçınızın şekli bile değişse insanlardan olumlu olumsuz tepkiler alırsınız. Hemen hemen ‘herşeyi’ değiştiren bir kurucu liderin, gözünün üstünde kaşı olması bile kabahat olur. Eleştirilmesi normaldir. Rahatsız olanların bulunması doğaldır. Savunucuları da elbette var olacaktır. Fakat ne söylenecekse bilim, akıl ve insaf ölçüleri içinde kalmalıdır. Atatürk portresi ortadan kaldırılmamalıdır. Atatürk’e haksızlık Türkiye’ye haksızlık olacağı için doğru anlatılmalıdır.
O’na karşıt olanlar neler demediler ki; kapitalist, militarist, diktatör, ajan, gizli komünist, burjuva, faşist… Aşırı yüceltenler ise güneş, ışık, peygamber, Tanrı diye şiirler dizdiler, makaleler yazdılar. Fakat O dengede kalmayı bildi: ‘Milletin en yüce ferdi Atatürk’ diye pankart asıldığında, indirtip, yerine ‘Aramızdan biri Atatürk’ diye yazdırmıştı. Yıl 1935’ti.
HENÜZ ANLATILMAMIŞ BİR ÖZYAŞAM ÖYKÜSÜ

Öz yaşamı dudak ısırtan bir başarı öyküsüdür; buhranlı bir toplum içinde, çalkantılı siyasal olaylar arasında savrularak, yaşanan iç çatışmaların ortasından ekonomik yoksunluklar ve hastalıklar içinde geçerek milleti için kurduğu ideallerine yürüyen bir hedef adamı… Vatan gemisi batarken şahsi ikbal peşine düşenlerden olmadı; Girit gitmesin diye okuldan kaçtı. ‘Vatanım tehlikede’ diye mesleğini ve hayatını riske atıp Şam’dan Selanik’e geldi. Trablus gitmesin diye sivil kıyafet giyip halkı örgütlemeye gitti, ünlü Ömer Muhtar’ları örgütledi, direnişi başlattı. Herkesin umudunu yitirdiği bir anda Çanakkale’de ‘Size ölmeyi emrediyorum’ diyerek tarihi değiştirdi. Doğu Cephesi’nde Rus ilerlemesi karşısında kolorduya komutan bulunamıyorken, bu zor cepheye gitmeyi tereddütsüz kabul etti. Doğu’da kendisi de göğüs göğüse savaşa girdi; Muş, Bitlis, Bingöl, Harput, Ağrı, Diyarbakır sayesinde kurtuldu. Sonra İstanbul işgal altındayken Samsun’a çıktı. Rütbelerinden vazgeçip milletin bağımsızlık mücadelesine soyundu. Tükenmiş Anadolu’nun küllerinden yeni bir devlet çıkardı. Bütün bunları da milli iradeye yaslanan bir meşruiyet zemininde yürüttü. Kurduğu cumhuriyetle yeni bir ufka yol aldı; medeni devrimler ilerlerken bir sanayi devrimi yaptı; araba yaptı, uçak yaptı, silah yaptı…Uygarlık yolunu açtı. Bütün bunları ‘herşeye rağmen’ yaptı!
İşte bu insanın öyküsü hâlâ yazılamadı. Doğru, Atilla İlhan yazdı; fakat o, 1933 sonrası Dünyaya açılan fakat stratejik alanlara korumacı yaklaşan Atatürk’ü tanımadı; Anti emperyalist ve Batı düşmanı Milli Mücadelenin Gazi Kemal’ini anlattı. Nazım Hikmet daha da dar; ‘Kurtuluş Savaşının mavi gözlü sarışın kurt’unu anlattı. Doğrusu İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif de o yönüyle tanıdı. Şevket Süreyya ‘Tek Adam’ olarak sunduğu romanında etkileyici bir Atatürk anlatır. O da kendi penceresinden tanıtır O’nu. Atatürk’e ideoloji yazmak için arkadaşları ile birlikte ‘Kadro’ dergisini çıkartan Aydemir’ler ve Berkes’ler’in “Atatürkçülük” oluşturmak isteyen bu çabasını Atatürk engellemiş, dergiyi kapattırmıştı. Kendisinin ‘Dogma’ kaynağı olmasını reddetmişti. Hâlâ bir filmi, bir romanı, bir belgeseli, dört başı mamur hazırlanmış bilimsel ve nesnel bir Atatürk çalışması yoktur.

SİZE HANGİ ATATÜRK LAZIM!
Neden? Çünkü kimsenin ‘Atatürk’ü anlama’ çabası yoktur. Herkes Atatürk’ü kendi davasının ‘koçbaşı’ yapmak istiyor. Herkes Atatürk’ün sözlerini ve yaşamını kendi mücadelesinin cephaneliği olarak kullanmak istiyor. Herkes ‘kendine lazım olan Atatürk’ü anlatıyor. Doğu Perinçek ‘Atatürk yaşasaydı İşçi Partili olurdu’ diyor, Erbakan ‘Refah Partili olurdu’ diyor, Baykal mevcut CHP’yi ‘Atatürk’ün Partisi’ olarak sunuyor. Demirel de kendisinden daha ‘Atatürkçü’ tanımıyor.’ Herkesin bir Atatürk’ü olunca, Akyol da, ister istemez akla gelen soruyu soruyor: “Ama Hangi Atatürk?”
İşte 70. vefat yıldönümünde ‘Mustafa’ belgesel-filmi ile Can Dündar yeni bir Atatürk daha doğurdu: İnsan Atatürk!
Tarih anlatılırken, ‘bütünsel bakmak’ bilimin gereğidir. ‘hikaye etme’ ve bir yönünü ele alma tarih anlatmak olarak kabul edilmiyor artık. Biyografi bile artık böyle yapılmıyor. Bilimsel düzey farklı bir noktaya ulaşmıştır.
Dündar, Atatürk’ün sıradan insanlar gibi olan özelliklerini işleyerek onu ‘aramızdan birisi’ yapmaya çalışıyor. Doğrusu bu niyete diyecek hiçbir şey yoktur. Fakat Atatürk’ün özel yaşamı Mustafa’da olduğu gibi ‘sigara, rakı, kadın ve karanlıkta uyumama’dan ibaret bırakılamaz. Can Dündar gibi bir araştırmacı bu kadar dar almamalıydı konuyu. ‘Olmamış’ demek bir anlam taşımıyor; ‘nasıl olması gerektiğini’ de söylemeliyiz. Peki, Atatürk’ün özel yaşamı ve özellikleri üzerine başka nelerden bahsedilebilirdi?

İŞTE ‘İNSAN’ ATATÜRK!
Örneğin Atatürk`ün dünyada `Başöğretmen` sıfatlı tek lider olduğu önemlidir; bir geometri kitabı yazdığından da bahisle ‘üçgen, açı, dikdörtgen’ gibi tam 48 tane geometri teriminin Türkçe isim babasının bizzat Mustafa Kemal olduğu harika bir konu değil mi! Örneğin Dündar, kendisine ‘Ata’ denmesinden hoşlanmadığını, en sevdiği yemeğin her Türk gibi kuru fasulye-pilav olduğunu ve gül reçelini çok beğendiğini anlatabilirdi. Bunlar da ‘insani’ özellikleri değil midir?  Mesela, insan Atatürk’ün en büyük hayalinin ömrü yetseydi bir dünya turuna çıkıp Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalarını genişletmek olduğunu işleseydi, belki gençlere bir hayal ve hedef verirdi. Binlerce kitabı vardı ama bunların arasında bir tanesini cephede bile başucundan ayırmadı: Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanı. Üstelik eğitim yaşamı boyunca notlarından söz edilebilirdi ve en başarılı olduğu dersin matematik olduğu belirtilebilirdi. Kurtuluş Savaşında 700 erkeği yöneten müfreze komutanı Kara Fatma’ya bizzat üsteğmen rütbesi verdiği, sofrasında yabancı temsilciler önünde ona atış yaptırdığı ilginç bir not olurdu.
En çok atları, sonra da “fox” adını verdiği köpeğini sevdiğini anlatsaydı… Bir iğde ağacı yol için kesildi diye ağlayan kalbin sahibi Atatürk. Ağaç kesilmesin diye evin yerini değiştiren Atatürk… Gömleklerinin hepsinin beyaz olduğunu, başka renk gömlek giymediğini… Lacivert kıyafeti asla kullanmadığını anlatabilirdi. Sabah kahvaltısını yapmak istemediğini, yataktan kalkar kalkmaz odasındaki divanın üzerine bağdaş kurarak oturup, kahvesini içtiğini, kendi kendine tıraş olmadığını çok hoş ayrıntılar olarak belirtebilirdi. Eğri duran eşyaları düzeltmeden rahat edemediği, gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamadığı, böyle durumlarda sırtını döndüğü anlatılabilirdi. Sportmen kişiliği unutulur mu? Her gün at biner, yüzmeye gider ve bilardo oynardı! Bu özellikler ne güzel bir kişilik sergilemez miydi?
Demek ki Mustafa belgeselinde ‘itici sunulan’ Atatürk’ün, zahmet edilse anlatılacak pek çok ‘sempatik insani yönü’ vardı.
Atatürk’e açılan yüzlerce pencere vardır. Can Dündar olaylara özellikle Ali Fuat Cebesoy ve Rauf Orbay penceresinden bakmış. Bu elbette yeterli olmaz.
Atatürk’ü Melankolik, bunalımlı, zorlanan, umudunu yitirecek gibi olan; bu zayıflıklarını bastırmak için içen ve sigaraya sarılan bir ‘insan’ Atatürk var; fakat bir tek Atatürk yok, lider ve kahraman Atatürk. İnsan olmak bu sıfatlardan arınmak mıdır?

YALNIZ DEĞİLDİ
Atatürk’ün ‘yalnızlığı’ bu derecede yoğun ele alınmalı mıydı? O yalnız mıydı? Her devrim yapan lider biraz yalnızdır. Fakat O, hiç halkından kopmadı ki. Çiftlik, Yalova hatıraları harikadır. Halkla perde olmasın diye koruma bile kabul etmiyordu. Kalitesiz sigara yüzünden Atatürk’e söven bir köylüyü tutuklayıp yargılayanlara ‘Bırakın o adamı da adam gibi sigara üretin’ deyip serbest bıraktırmıştı. Çiftlikten tohum almaya gelen köylülerle konuşur, şakalaşırdı. Niçin o kadar ‘acınası’ yalnızlıkla anılmıştır ki Atatürk?
Üstelik değil yaşarken, öldükten sonra bile yalnız kalmadı. Norveçlilerin `Atatürk gibi olmak` diye bir deyimleri vardır. Tüm dünyada `Atatürk çiçeği`adıyla bilinen bir çiçek olduğunu da bilmeliydi insanımız. Çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk London`in bu adı koyduğunu öğrenmeliydik. Yunan Başkomutanı Trikopis`in, her Cumhuriyet bayramında Atina´daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu söylemek, düşmanlarına bile saygı uyandıran lideri tanıtırdı. 1996 yılında Haiti Cumhurbaşkanı vasiyetinde mezar taşına şunun yazılmasını istemişti: “Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm”

DİN KARŞITI MIYDI?
Bir de Can Dündar, muhafazakarlığın yükseldiği Türkiye’de ‘din karşıtı bir Atatürk’ tanıtıyor. Gerekçesi ise;1937 yılındaki “Ben size hiçbir dogma bırakmıyorum. Sadece bilimin ışığını bırakıyorum.” sözüdür. Bir de 1931 yılındaki ‘Medeni Bilgiler’ ders kitabına yazdığı notlar… Atatürk’ün din konusundaki diğer görüş ve uygulamaları ile ‘bir bütün içinde’ bu cümleler doğru anlamını bulur. Atatürk’ün dine yaklaşımını doğru anlamak için bazı anekdotlar niçin atlanır? Örneğin her Ramazan Ayında Annesine Kur’an okutması için kardeşi Makbule’ye hafız ve para gönderen Atatürk… Örneğin Suudi Arabistan yönetimi Vahhabi inancı gereği tüm mezarları düzleyip yok ederken ‘Eğer Hz. Muhammed’in mezarına dokunurlarsa askerleriyle savaşmaya geleceğini’ bildiren ve böylece tek başına Hz. Muhammed’in mezarının kalmasını sağlayan Atatürk. Kendi cebinden masrafını karşılayarak Kur’an’ın Türkçe mealini TBMM’ye yaptıran, Bilimsel bir Kur’an tefsiri yazdıran, hadis kitaplarını Türkçeye çevirten, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı devlet içine yerleştiren, aydın din adamı yetişsin diye İmam-Hatip’ler açan ve Anıtkabir’de sergilenen cep Kur’an’ını üzerinde taşıyan Atatürk. Döneminde; Milli Eğitim Bakanı’nın getirdiği ‘ateist fikirler işleyen bir kitabın’ okullarda okutulmak istenmesinden dolayı şiddetle Bakanı eleştiren ve yazarı olan öğretmenin de meslekten atılmasını isteyen Atatürk nerede duruyor? O’nun ‘dogmatik’ din yorumuna ve dine dayalı devlet düzenine şiddetle karşıt olmakla birlikte hayata geçirmek istediği; akla uygun bir din yorumu anlayışı ve derin bir din saygısı taşıdığı tartışma götürmez bir gerçektir. Atatürk dinin toplumları uyuşturan ve köleleştiren bir araç haline gelen yanına karşı savaş açmıştır. Allah ve kul arasına girilmesine savaş açmıştır. “Türkiye Cumhuriyeti Şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz!” deyişi bundandır. Röportaj verdiği Fransız gazetecinin ‘devrimlerin din karşıtı olduğu’ şeklindeki yorumunu reddedip ‘Türk milleti daha dindar olmalıdır. Bütün sadeliği ile daha dindar olmalıdır demek istiyorum’ diyen başkası değildir. Fakat O, kendi ifadesi ile ‘Arapça dışında dil bilmeyen Tanrı’ya ibadet çarpıklığından kurtulmak’ istemektedir. Dahası, İslam dini kurallarına göre defnedilmesini vasiyet eden kendisidir.  Vefatı öncesinde, Başbakan aracılığı ile dünyaya yayımladığı mesaj bir tek anlama geliyor: İnançlı bir insandı! Bütün bunları görmeden Can Dündar, seçtiği bir cümlesine ‘kendi düşüncesindeki öznel anlamı’ yükleyip din karşısına yerleştirmekle Atatürk’ü doğru tanıtmış olabilir mi?

ATATÜRK’E VEFA’NIN BARAJ SORUSU
Can Dündar’ı kınamak için değil doğruyu bulmak için düşünüyoruz. O, ağzından çıkan ‘Aleykümselam’ son sözünden sonra, niçin 15 yıl Etnografya müzesinde bir masanın üstünde mumyalı halde bekletildi? Vicdanlar sızlamadı mı? 12 yıl boyu Ata’sı için Anıtkabir’e bir çiviyi bile çakamayan bu devlet, kurucusunu, ‘Ulu Önder’ini, Atatürk’ünü niçin bu kadar ihmal etti? Cenazesi ardından akan mahşeri sevgi seli hangi baraja taklıldı da Ata’sına vefasını gösteremedi? Bedeni soğuk bir masada –adeta ibret için-bekletilirken yeniden eski konumlarını alan hasımları kimlerdi?  Naşının bu terk edilmiş hali, verilen ‘gereksizdir’ raporlarıyla ısrarla yaptırılmayan; ölüm nedenine dair kesin bulguları verecek olan ‘ölüm sonrası otopsi’nin engellenmesi ile ‘ölüm nedeni’ üzerindeki şaibeye prim veren tutumla, daha ilk günden mi başlamıştı? Ölüm nedeninin, yanlış tedavi olduğu bugün anlaşılmışken, artık bu soruları sormalıyız. Atatürk’e arzusu hilafına, bir cenaze namazını bile çok görenler, Kardeşi Makbule’nin ‘çılgınca savaşımı’ sayesinde ‘gizlice’ cenaze namazı kıldırmak zorunda kalanlar, Atatürk’ü; Mustafa filminde görülen ‘din karşıtı’ konuma o günden mi koymuşlardı? Atatürk’ü unutturmaya, silmeye çalışanlar kimlerdi? Ve bütün bu soruların cevapları birbiriyle bağlantılı mıdır? Ve bu bağlar bugüne kadar uzanmakta mıdır?

İKİ KÖTÜ ADAMDAN BİRİ
Mustafa Filminin misyonu için Atatürk’ü tabu olmaktan çıkartmaktan söz ediliyor. ‘Atatürk söyledi; dedik mi doğru oluyor. O tartışılamaz.’ deniyor. Eğer böyleyse, doğrudur. Bu tutumun aynısını şeyhlere müritleri yapıyor. O, Tanrı değil. Kaldı ki Kutsal kitaplarda şeytan ağzından Tanrı bile eleştirilmiştir. O peygamber değil. Kaldı ki Kur’an peygamberin eleştiri örneklerini taşır. Arkadaşları da Peygamberi eleştirmiştir. Hiç kuşkusuz Atatürk de eleştirilebilir. Biz Türkler, kahramanlarını Yunanlılar gibi hiçbir zaman yarı Tanrı haline getirmedik. Eleştiriler olacaktır. Fakat Atatürk’e bu yapılan eleştirmek değildir. İtibarını sarsmaktır. Yanlış tanıtmaktır. Eksik bırakmaktır. Bir yanını göstermemekle önyargı oluşturmaktır. Yoksa kimse Atatürk eleştirilemez ve hata yapmaz diyemez, demez.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü kimler kötüler? Hangi mihraklar Atatürk’e karşıdır? Bir örnek verelim, gerisi anlaşılır: Yunanistan’da halen iki yasak isim vardır: Mehmet ve Mustafa! Neden? Çünkü Mehmet, Dünya’nın kalbinde köhnemiş ve vahşileşmiş bir kanlı saltanatı; Bizans imparatorluğunu dirilmemek üzere tarihe gömdü! Mustafa ise Yunan Megola İdea’sını, bir daha doğmayacak şekilde Ege denizine gömdü! İşte iki kötü adam! Bir de Türkiye’yi çok uluslu Osmanlı zannedip vatan topraklarında, yabancı güçlerin ‘tüp devleti’ olma hayali taşıyan kuklalar, bölücüler…

ANAYASA’YI BİLE OKUMAZSAK
Atatürk’ün Kürtlere muhtariyet isteğinin dile getirilişi de ilginçtir. Bölücülük oyunu bu düzeydeyken Atatürk’ün onlarca birlik ve bütünlük mesajı varken bir arkadaşına gizli bir şekilde açtığı fikir egzersizi niçin bir politikaymış ciddiyetiyle sunulur? Cumhuriyete giden yolda TBMM’de eyalet konuşulur, düşünülür. Osmanlı bakiyesi bir millet ve yeni bir devlet vardır. Eski uygulamalar tartışılacaktır elbette. Nitekim 1921 Anayasasında yerel özerklik vardır ama 1924 Anayasası cumhuriyetin anayasasıdır; eyalet maddesi yoktur. 1923’te muhtariyetten gizlice söz etmesinin bir kıymeti olabilir mi? Niçin mercek altında büyütüldü bu cümle? Kaldı ki Atatürk’ün ricasıyla Lozan’a gönderdiği mektupta tüm Kürt aşiretlerinin birliklerinin yöneticileri öz olarak şunu söylüyordu: “Biz Kürtler Türk akrabalarımızla kardeşiz. Bize ‘yiğit’ anlamına gelen ‘kürt’ adını onlar vermişlerdir. Türkler ve Kürtler ayrılmaz bir millettirler. Kaderimizi Türk heyetine ve Kürt kardeşimiz İsmet’e emanet ediyoruz.”

KENDİNE ÖZGÜ ÖRNEK
Yanlış olan bir şey var: Atatürk’ü dogmatik bir kalıba sokmak! O her çareyi düşünüp en doğruyu bulan ve mutlaka hedefine yönelik çözümleri tercih eden; mevcut şartları asıl amacı için en uygun biçimde değerlendiren pragmatik bir liderdir.
Halifelik hakkında ettiği sözlerden hareketle İslamcı diyemezsiniz. Padişah’a övgülerini alıp Osmanlıcı yapamazsınız. Bolşevizme övgülerinden ötürü komünist diyemezsiniz. Batıya olan yönelimini kapitalistlik olarak yorumlayamazsınız. O’na kuşkusuz Türk Milliyetçisi diyebilirsiniz. Fakat faşist yaftasını atamazsınız. Hitler, Mussolini, Lenin, De Gaulle gibi diktatör liderlerin çağdaşı olup üniformasını çıkartıp sivil demokrasi yolunu seçmek bile bu üstün farkını göstermeye yeter. İttihat ve Terakki devrinden itibaren askeri siyasetin dışında tutan tavrının; Avrupa’da üniformalı liderlerin akıttığı yüzbinlerin kanlarını gördükten sonra ne büyük şans olduğunu anlayabildik. Oysa, çağdaşlarına göre o üniformayı çıkartmama hakkı en çok kendisinde olacak derecede müstesna bir kurtuluş savaşının Başkomutanıydı.
O, Türk milletini dünyanın en güçlü, ileri ve mutlu ülkesinin halkı yapmak isteyen bir çağdaşlık sevdalısı idi. Bu hedefe de bir ideoloji gömleği ile değil pragmatistçe yürüyordu. Türk milletinin ‘kendine özgü tarzı’ olduğuna inanıyordu. O nedenle ‘kendine özgü’ bir örnek ortaya koydu!…
Ancak ‘Kendine Özgü’ kalanlar ‘milli’ olabilirler. Şablonların kurbanları değil.

Posted by
Categories: Makaleler

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumlayan siz olun!
Yorum Yap