GÜZEL FİNAL İÇİN…

Çarşamba, Ağustos 26th, 2015 @ 10:49AM

GÜZEL FİNAL İÇİN…

Osman ARSLAN

Sanki zaman tünelinden geçmişiz, yüzyıl öncesine gitmişiz, aynı filmi yeniden izliyoruz: Ermeni terörü bitmek bilmemişti bir türlü. Sonunda belki terör biter diye kuvvetli açılımlar yapılmıştı Ermeni halkı için. Umutlanmıştık o vakitler de: ‘Hepimiz kardeşiz’ demiştik, “Biz Birlikte Osmanlıyız” demiştik. Devletimizin yetkilileri Ermeni Terör Örgütlerinin temsilcileriyle Avrupalarda buluşmuş, konuşmuş, anlaşmışlardı. Ermeni toplumu uluslararası temsilciler aracılığı ile haklar istemiş, biz de vermiştik. Siyasal kimlik kazanmalarına izin verilmiş, toplayıp içeri attığımız Ermeni terör örgütünün şehir yapılanmasına mensup olanları ‘çözüm-açılım-barış süreci bağlamında’ yeniden salıvermiştik.

“BİZ BİRLİKTE OSMANLIYIZ”

Ardından Doğu’daki Belediyelerde Başkanlar değişmişti: Bedros’lar, Aram’lar Başkan olmuştu. Özgürlükçü bir ülke olmuştuk; hatta öyle güzellikler yapmıştık ki; Ermeni Valiler atamış, Merkez Bankamızı ellerine teslim etmiş, Hazine’ye onlar baksın demiş, Ermeni Bakanlar tayin etmiştik. Gazeteler çıkartıyorlardı. Batılı gazeteciler, aydınlar gelip gidiyordu bölgeye. Ve bütün bunları, elbette Batının “bravo” sesleri arasında ‘medeni âleme dâhil olmanın’ övgülerine mazhariyetin dayanılmaz hazzıyla ser hoş olarak yapıyorduk.

MECLİSTE KİLİT ROLE ERİŞTİLER

Bu sürecin sonrasında genel seçimler olmuştu. Ermeni adaylar seçim çalışmalarında ‘ayrılıkçı olmadıklarını, barış güvercini olduklarını’ söylüyorlardı. Ermeni halk ozanları vardı, saz çalıp türkü söyleyerek ‘ne kadar Türk kültürü ile paydaş olduklarını’ sergiliyorlardı. Korkmaya hiç gerek yok, çok sempatik insanlar, hatta bu bir şans olabilir izlenimi ediniliyordu. Kendilerini, ‘Ermeniler Osmanlı toplumunun bir parçasıdır’ diye tanımlıyorlardı. Gerçekten bunun böyle olduğuna inanan Ermeni vatandaşlarımız da, barış isteyen aydınlar da bu Ermeni adayları desteklediler. Batılı devletler zaten Ermeni adayların yüksek temsilini destekleyen çalışmalar yapmışlardı. Ve nihayet Onlar adına başarılı bir sonuç doğmuş, Başkente vekilleri gelmişti Doğuyu temsil için. Payitaht İstanbul’da oluşan Meclis tablosuna baktığımızda hoşnut olmamıştık: Koca Osmanlı Devletinin hâkim unsuru olan Arap olmayan Müslüman halk; öncü ve büyük gövde Türkler başta olmak üzere, hükm-ü idareyi kaybetmişti. Ermenilerin kilit rol üstlendiği, kararları ve ülkeyi yönlendirebileceği bir Meclis aritmetiği oluşmuştu. Milletin ve imparatorluğun kaderi ellerine geçmişti.

Ama kimlerin eline geçmişti?

MİLLİ İRADE SAPTIRILDI…

Sade ve samimi Ermeni vatandaşlarımız olsaydı bu vekiller zaten sorun değildi, hatta çok da iyi karşılanıyordu. Oysa “Hıristiyan Türkler” denen can komşularımız, Millet-i Sâdıka (Güvenilir Toplum) bildiğimiz Ermeniler adına halkın temsilcileri değil, doğrudan doğruya Ermeni terör örgütlerinin dağ kadrolarından lider militanlar milletvekili olup Meclisi doldurmuşlardı. Üstelik Kürt halkının tercihi hilafına, sanki özellikle seçilmiş pek çok Kürt aza da Ermeni politikalarına yatkın tavırlar alıp iyice durumu zorlaştırıyorlardı.  Milli iradeye yapılan beynelmilel müdahaleler ile temsil kabiliyeti yüksek, uzlaşma kapasitesi düşük, Osmanlı’ya sadakatin zayıf olduğu her tarafı oynayan bir Meclis oluşmuştu Başkentte. Cumhuriyetin(Meşrutiyet adı altında) bu ilk temsil denemesi imparatorluğun asli unsurunu “öz yurdunda garip” yapınca, kötü bir başlangıç olmuştu. Bu yüzden, temsili Cumhuriyet rejimine geçişte; “Padişahlık daha mı iyi ne?” diyesi olmuştu millet, biraz içimiz ekşimişti hani.

Sultan da önce istediği gibi bir hükümet kurgulamaya kalkışmış, bakmış ki olacağı yok; Anayasal yetkilerini kullanıp bu çarpık kurgu doğuran Meclisin çalışmasına izin vermemişti. Bir süredir kan akmıyorken seçimden bir süre sonra, ülke karışmış, bombalar patlamaya başlamış, Doğumuzda kargaşa başlamış, kurtarılmış bölge gibi mukavemet görülen vilayetlerde, kazalarda şehit üstüne şehit verilmişti.

MEĞER SAVAŞA HAZIRLANMIŞLAR BARIŞ DERKEN

Bu sefer asker girmişti şehirlere. Sokak sokak, ev ev şehirler tarandı. Ermeni teröristlerin katliamları eşliğinde, sokağa çıkma yasakları ilan edilerek kendi ilçelerimizi, illerimizi terör örgütünden kurtarma savaşları veriyordu askerimiz, doğumuzda. Evlerin mahzenlerinden, Belediyelerin depolarından, kiliselerin altından cephanelikler çıkmıştı.  Evlerden evlere tüneller kazıldığı tespit edilmişti. Ermeni Başkanları olan Belediyeleri terör örgütlerinin yönettiği, Belediye imkânları ile mahallelerin savaş mevzilerine dönüştürüldüğü tespit edilmişti.

Meğer barış, çözüm, kardeşlik… diyorken bizler; Meşrutiyet, Meclis, temsildeyip duruyorken bizler; savaş yığınağı yapmışlar, militan toplayıp sırtımızdan zehirli hançerlerini saplayacak kadar güçlendikleri vakte hazırlanmışlar. Meğer fırsat kolluyor, gün sayıyorlarmış.

SEÇİM SONRASI ’90 LARA DÖNDÜ

Tekrar seçimler yapıldığında Meclis daha iyi bir tablo ile oluşmadı. Abdülhamit’i devirmenin tek yolu Ermenileri ve aynı amacı güdenleri Mecliste daha güçlü yapmaktı. Oldu da. Meclis Abdulhamit Han’ın muhaliflerinin çoğunluğu sağladığı şekilde oluştu. Sultan ikinci kez Anayasal yetkilerini Meclisi feshetme ve seçime götürme yönünde kullanamayacağını görüyordu. İyice sıkışmıştı. II. Meşrutiyet Meclisi ile birlikte ülke yeniden karıştı. Tarih 1915’i gösterdiğinde artık iç savaş ve gerilimler zirve yapmıştı. Sene (19)15 iken sanki 25 yıl öncesine (18)90’lara dönülmüş gibi bir hal almıştı memleket. Çözüm süreçlerine verilen yıllar yalan olmuştu. Bu meclisin ilk işi ‘ana hedef edindiği’ II. Abdulhamit’i tahttan indirmek ve yerine getirdiği V. Mehmet Reşat’ın ise yetkilerini budamak oldu.

DEVLET BAŞKANINA ELEŞTİRİLER

II. Abdulhamit Han tarafından ülke Anayasal düzene geçilmişti ve eski Padişah, Sultan da dense artık Devlet başkanıydı. Saray’dan indirildiğini, II. Abdülhamit’e Bahriye Nazırı Mason Arif Hikmet Paşa, Ermeni Aram Efendi, Draç Mebusu Arnavut Esad Toptani Paşa ve Türk-Müslüman düşmanlığıyla tanınmış Selanik Mebusu Yahudi Emanuel Karasu Efendi’den oluşan bir heyet tebliğ etmişti. İttihatçı yazarlarca dahi “azim bir hata-yı siyasi”,”Af olunmaz bir hata ve silinmez bir leke” olarak nitelenen heyetin bu ‘kimliği’ gelişmelerin de kimlere hizmet edeceğinin kanıtı mahiyetindeydi. Bu olaydan bir asır sonra,bundan üç yıl kadar önce Mason üstadı Celil Layikt tarafından Abdulhamit’i azleden tebliği yapan beş kişinin de mason olduğu açıklandı.

“HÜKÜM ALLAH’INDIR”

Abdülhamit Han’ın görevden alınmasının gerekçeleri de bugün için de anlamlıdır: Terör olaylarında ölenlerden sorumlu tutuluyor, koyduğu yasaklamaların keyfi olmasıyla, devlet hazinesinden yakınlarına iltimas geçmekle ve yolsuzlukla suçlanıyordu. Elmalılı Hamdi Yazır fetva metnini hazırlamış, Şeyhülislam kabul etmeyince silah doğrultularak imzası zorla alınmıştı. Sultan’a:”Millet seni azletti” demişler, o da direnmemiş, “Hüküm Allah’ındır” diye karşılık vermişti. Eleştirilerin sembolü haline gelerek dile çok dolanan Sultan’ın Yıldız Sarayı, ‘Padişahın hallinin ardından’ yağmalanarak yıllardır biriken öfke adeta Saray’a boşaltılmıştı.

KARŞI BLOKTA KİMLER VARDI?

Batıcı milliyetçiler(Ulusalcılar), etnik milliyetçiler(Ayrılıkçılar), Türk Milliyetçileri, Sosyalistler, Batıcı elitistler(burjuvazi ve masonlar), Hıristiyan azınlıklar ve Batıcı Muhafazakarlardan oluşan blok, yıllar yılı bir türlü baş edemedikleri Devlet Başkanını sonunda iktidardan indirip hapsettiler. Sarayın yetkilerini budadılar, özgürlüklerini elinden aldılar. Meclis çalıştı, iktidar değişti… İstenilen her şey oldu.  Fakat sonuç ne oldu? Amaçları Sultan’dan kurtulmak idiyse artık ülkenin rahatlaması lazımdı.

İÇ SAVAŞ VE SAVAŞ BİRLİKTE BAŞLADI

Öyle olmadı.

Her şey daha da kötü oldu. İç savaş patlak verdi. Çünkü ‘akılları kendi başlarında değildi.’ Dışarıdan yönlendiriliyorlardı. Haliyle onların emellerine hizmet ettiler. Batı illerinde terör huzur kaçırırken Doğu’da Ermeni ve çoğu Kürt olan Müslüman halk arasında çıkan iç savaşı durduramayacağını anlayan devlet tehcir tedbiri almakta buldu çareyi: Ermenileri O vakitler Osmanlı toprağı olan Suriye’ye tehcir(zorunlu göç)e tabi tuttu. Zira Sarıkamış’a Ruslar yürüyor, Çanakkale’de İngilizler dünya kuvvetleri ile birlikte Osmanlı’nın iki tarafından boğazına sarılıyordu. Bu şartlarda bir de iç savaşla uğraşılamazdı. Tehcirin ardından Doğudaki iç savaş ancak durdurulabilmişti.

Bütün bunlardan sonra neler oldu, biliyoruz: İçimizdeki piyonlarla mücadeleye bütün enerjimizi verirken biz, asıl hazırlığını yapan dışarıdaki ağababaları devreye girdi. Anadolu ve İstanbul’u işgal ettiler. Onlar sadece zemin hazırlamak için kullanılmışlardı.

KİM KAZANDI?

Ermeniler terör örgütünün peşine takılıp gittiler de ne oldu? Hiç biri emellerine ulaşamadı. Ermeniler ödedikleri bedellerle kaldı. Çileleri devam etti. Batılı devletlerin ihtiyacı olup da tekrar çıkarları için kullanacakları 20. Yüzyıl sonlarına kadar kimse yüzlerine bakmadı. Onlara destek olan ne Rumlar, ne Sırplar, ne Arnavutlar… Sadece Müslümanların hamisi büyük bir imparatorluk çöktü, kendilerini altı asır bağrına basan Anadolu Müslümanları, Türkler ağır bedeller ödediler.

Emperyalizm dışında kimse kazanamadı.

“YALILARDA KADEH TOKUŞTURUP…”

Kurtuluş için Kuvvay-ı Milliye Milisleri oluşmaya başladı. Çeteler dağlarda işgal güçlerine karşı vur-kaç savaşı yapıyor, şehirler direnişe hazırlanıyordu. Düzenli ordu kurup bir Kurtuluş savaşı başlatacak, ‘İstanbul’da, yalılarda kadeh tokuşturup teröristlerin haklarını arayan şerefsizler’den ayrılıp, konforundan, apoletlerinden vazgeçip savaş meydanlarına inecek bir kahramanın çıkması için üç yıl, milli iradeyi temsil edecek Meclisin kurulabilmesi için dört yıl, milis güçlerin birleşip düzenli ordunun kurulması için beş yıl, işgalcilerin vatandan atılacağı nihai zafer için altı yıl gerekecekti. Asırların yorgunu Anadolu bitap, millet perişan düşecekti, ama ancak bu ağır bedelle bayrağımızı kaldırmak mümkün olabilecekti.

İşte olup bitenlerin özeti böyle.

Şimdi dönüp o yıllara bakarak Ermeniler sorsa: Değer miydi?

TARİHİN TEKERRÜRÜ

Aktardıklarımız masal değil. Birebir bu topraklarda yaşandı. Bu tecrübede, yukarıdaki metinde Ermeni sözcüğünü çıkartıp yerine Kürt kelimesini koyup, yeniden okuyalım; bugün olayların birebir tekerrür edip etmediğini lütfen yorumlayalım. Filmin sonunun işgal ve Kurtuluş Savaşı olduğunu da özellikle fark ederek…

Devlet Başkanı da karşıt grup da, adeta olayların altına bir karbon kağıdı konmuş gibi yüzlerce yıl sonra aynı refleksleri göstererek hareket ediyor. Aynı olaylar benzer gelişmeleri ve bilinen sonuçları doğuruyor. İlginçtir.

BU FİLMİ GÖRMÜŞTÜK

Biz bu filmi görmüştük. Temel’in fıkrasındaki gibi: Tekrar tekrar aynı filmi izlemiş Temel ile Dursun. Filmin bir yerinde kovboy köşeden atıyla çıkıyor, diğer kovboy vuruyor, at üstündeki kovboy da düşüp ölüyor. Dursun demiş: “Bu sefer furilmayacak!” Temel demiş:”Furilacak!” Furilacak, furilmayacak kavgaya tutuşmuşlar. O sahne gelmiş, tabii kovboy vurulmuş, düşmüş. Temel demiş: “Pen sana soylemedum mi? Kördun mi furildi da!” Dursun’un canı sıkılmış: “Ne pileyum, pu sefer akillanmiştur dedum da!”

Biraz halimiz öyle: ‘Kovboy bu sefer vurulacak mı, vurulmayacak mı’yı belki de nafile tartışıyoruz. Sanki kimsenin aklı başında değil. Bir hipnoz altında ilerliyoruz. Bazen neresini düzelteceksin ki diyesi geliyor insanın.

FİLMİN NERESİNDEYİZ?

Biz filmimize dönelim. Şimdi biz, tekerrür eden tarihin neresinde, hangi aşamasındayız, diye sorsak ne cevap verebiliriz?

Biz söyleyelim: Tam da Devlet Başkanının iyi bir hükümet kurulamayacağını görüp, Meclisin de mevcut tabloyla çalışmasının doğuracağı sıkıntıları değerlendirdiği ve Meclisi yenilemeyi kararlaştırdığı aşamadayız. Aynen tarihte de gerçekleştiği gibi: Şu anda da Meclis işlemiyor. Hükümet yok. Yargı bağımsızlığına ilişkin tartışmalar dorukta. Bu gelişmeler doğal olarak bütün iplerin tek bir otoritede toplanmasına da yol açmış bulunuyor. O zamanlar da tıpkı böyleydi tablo.

Sayın Cumhurbaşkanına eleştiriler ile yüz yıl önce Sultan’a yapılan tenkitler aynı: Dile dolanmış ‘saray ve müstebit’ söylemleri eşliğinde; terör olaylarında ölenlerden sorumlu tutuluyor, koyduğu yasaklamaların ve kararların keyfi olmasıyla, devlet hazinesinden yakınlarına iltimas geçmekle ve yolsuzlukla suçlanıyor

GEÇMİŞ NE GÖSTERİYOR?

İçinde bulunduğumuz aşamayı böyle tespit ettikten sonra, tarihteki şablonun aynıyla tekrar etmesi durumunda bundan sonra olması muhtemel gelişme nedir?

Yapılacak seçimlerden çıkacak Meclis tablosunun isteneni yine vermemesi ve bu sefer meclisi askıya alma imkânı olamayıp, (provası Gezi eylemlerinde yapılmış, potansiyeli mevcut olan) bir sokak hareketi eşliğinde ‘Saraydaki Tek Adam’ın indirileceği siyasal süreç geliyor…Bunu da mevcutların dışında ama desteklerini toplayan bir yeni siyasal hareketin sahneye çıkıp yapması…

STRATPHOR BURADA

Bugün(21.08.2015) Ergun Diler’in yazısını okuyunca ‘Saraydaki Tek Adam’ı devirme aşamasını da başarmaya çok yaklaştıklarını düşündüm: Stratphor 2 yıldır Türkiye’de Erdoğan araştırmaları yapmış. Güçlü ve zayıf yönlerini bulgulamış. Halkın hangi saiklerle Erdoğan’dan vazgeçebileceğinin tespitlerini çıkartmış. Ve düğmeye basıp bu süreci de başlatmış, Yahudi Murdoch’un şirketi Stratfor’u devreye sokanlar. Bir süredir işletilen bu sürecin ilk neticesi son seçimlerde alınmış gibi. Aynen Solcular, ulusalcılar, etnikçiler ve bazı İslam aydın ve cemaat liderlerinin II. Abdülhamit Han’ın karşısına dikilip onu ‘hırsız, müsrif, müstebit’ diye yerden yere vurmaları, Anayasayı uygulamamakla itham etmeleri ve bu yönde yayın yapan gazeteler çıkartması, böylece Sultanın yaslandığı ‘Muhafazakar geniş halk kitlelerini duygusal kopuşa sürüklemesi’ gibi.

Mustafa Kemal gibi milliyetçi aydınların da içine dâhil olduğu bu mücadeleyi yürüten blokta saf tutan Muhafazakâr aydınlardan en bilinenleri Said Nursi ve Mehmet Akif’ti. Her ikisinin de sonradan pişmanlıklarını görecektir yaşayanlar. Said Nursi “Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım” diyerek siyasal metinleri risalelerinden çıkartacak, Mehmet Akif Safahat’ta yerden yere vurduğu Sultan’ı nedamet ve övgülerle anacaktır. Fakat iş işten geçmiş, bu millet aydın ve öncülerinin iş bilmezliğinin bedelini kanı ve canıyla bir destan yazarak telafi etmek zorunda kalacak, kendisi de ‘bir İstiklal Marşı yazmak zorunda kalmış’ olacaktır.

ARAP BAHARINDA DEVRİLEN REJİMLERE BENZEMEMEK

Bizler çabuk unutuyoruz. Arap Baharı dediğimiz olayları da şimdi bir daha hatırlamakta yarar var. Bir domino etkisi ile zincirleme devrilen Ortadoğu Arap rejimlerinde, devrimi kolaylaştıran ortak zemin ne idi? Bir diktatör algısı, Anayasal kurumların sağlıklı işleyememesi, iç çatışmalar ve yolsuzluklar. Hemen diyebilirsiniz ki Türkiye’de durum başkadır. Zaten insanlar ‘olgu’ya göre değil ‘algı’ya göre hareket ederler. Olgu ne olursa olsun ‘algı yaratılmış’ ise o sihir, istenen şekilde hareketi sağlar. Buna dikkat çekiyoruz. Türkiye’nin sürüklenmek istendiği nokta burası.

Bu yazının da asıl amacı, yanıt bulmak istediği asıl soru şudur: Pekiyi, tarihi tekerrür ettirmemek için ne yapmak gerekir?

OYUN BOZMAK İÇİN ROL BOZMAK

Bizce, oyun bozmak için rol bozmak gereklidir. Rol bozmak, ezber bozmaktır.

Nedir o? Ne yaparsak oyun bozulur? Hangi siyasal aktörle ne gibi değişik hamle yapılabilir? Filmin senaryosuna nasıl bir müdahale yaparsak farklı bir sonuç alabiliriz tarihten?

CHP stabil bir parti. Onun rolü değişmez. Son kampanyası çok başarılı olmakla birlikte rüzgarı HDP’ye verdikleri bir dönemde yüzde 30’ları görme şansı elinden kaçtı. Hoş, yüzde 30 da bir iş görecek değildi.

HDP iradesinin Türkiye denkleminin negatifine işlemesinin değişmeyeceği gerçeğine bir de dönemin çatışma ortamı eklenerek değerlendirilince tasnif dışına almak gerektiği görülmektedir. O Türkiye’nin çıkarlarının vereceği role girmez. İradesi elinde olmayan bir parti.

MHP ‘ona da, buna da, her şeye de hayır’ demesiyle aslında kendi davası açısından ilkeli, fakat kitlelerin beklentisini karşılamak açısından seçim sonrasının en başarısız politikasını izledi; tabanının iradesini teraziye koyamadı, bu çizgisiyle rol değiştirecek bir parti olmadığını da gösterdi.

DENKLEMİN TEK DEĞİŞKENİ: AK PARTİ

CHP, MHP ve HDP denklemin değişmeyen ögeleri durumundadırlar. Denklemin değişmeyenleri ile problem çözemeyiz, hiçbir sonuca ulaşamayız. Denklemleri değişkenlere değişik değerler vererek çözersiniz. Güncel siyasal denklemimizin de tek değişmesi, değişik rol üstlenmesi mümkün olan siyasal aktörü AK Parti olarak gözükmektedir. Nitekim kuruluşundan bu yana değişik, hatta zıt siyasal tavırlar alabildiği görülen, bugün de farklı bir siyasete yönelmiş, güncel duruma göre tavır alabilen bir parti olduğu bilinen, üstelik en büyük siyasal aktördür.

Yeni bir siyasi oluşum da gündemde olmadığına göre denklemin tek değişkeni, tek etkeni ve kaderi etkileyebilecek önemdeki parçası, esneme kabiliyeti de olan en büyük kitlenin partisi olarak geriye AK Parti kalıyor. Eğer konu AK Parti ise onu da belirleyen tek güç, kurucu lideri Sayın Erdoğan’ın iradesidir.

BELİRLEYİCİ: ERDOĞAN

Öyleyse Sayın Erdoğan üzerine düşünmek, onun rolüne ilişkin fikirler ileri sürmek kabul edilse de edilmese de Türkiye’nin kaderi hakkında düşünmek demek olmuştur. Sayın Cumhurbaşkanının hem hedef kendisidir, hem de tercihleriyle tek çıkış yolunu belirleyecek tarihi rol yine üzerine düşmektedir. Hem kutuplaşma noktası kendisi olmuştur, hem de ülkenin etrafında birleştiği lider kendisi olmuştur. Öyleyse kilit Sayın Erdoğan’ın elindedir. Demokrasi tarihimiz bir sivil liderin elinin bu derecede siyasi kader tayin etme gücüne eriştiğini ilk defa görüyor. Öyleyse yakın siyasal geleceğin belirleyicisi Sayın Erdoğan’dır.

O zaman düşünelim: Sayın Cumhurbaşkanı ne yaparsa oyunu bozar ve her şey rayına girebilir? Hangi tavrı alırsa filmin finali bu sefer değişebilir?

BAŞ ROL NE YAPARSA FİNAL GÜZEL OLUR?

Kendisine yapılan eleştirilerden hareket ederek belki bir fikir üretebiliriz: “Cumhurbaşkanı oldu, yetkilerini aşıyor, kendisine saray yaptı, halktan koptu, tarafsız durmuyor, parti lideri gibi hareket ediyor, ülkeyi keyfi yönetiyor, yolsuzluk çarkının içinde.” Şeklinde eleştiriliyor.

Ak Parti’nin durumu hakkında ne deniyor?

“Halk Erdoğan’a destek veriyor, Ak Parti’ye değil. Yüzde 52 ona verdi ama yüzde 41 partiye verdi. Ak Parti kendisini Erdoğansız yaşatamaz.”

Pekiyi Sayın Erdoğan’ın istediği ‘aktif rol’ ve ‘güçlü iktidar’ için gerekli olan destek 7 Haziran seçimlerinde halktan alınamadığına göre bu iki unsuru birleştirme imkânı kaldı mı? Şimdilik hayır.

Sayın Erdoğan’ın istediği gibi Başkanlık modeline geçilebilecek mi? Şimdilik hayır.

Öyleyse şimdi, bütün bu eleştirileri manşet yapanların tenkitlerinin boşa düşeceği bir yol düşünelim. Ne olabilir?

OLUŞTURULAN ALGIYI BOZACAK HAMLE

Farklı bir senaryo üzerinde düşünerek, ezberleri bozup, insanlarda büyük sermaye ve efor sarfedilerek oluşturulan ‘algı’yı da boşa çıkartmak ve yeni şartlar üretmek gereklidir.

Bir an için Sayın Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’ndan istifa ettiğini ve 12 Eylül kongresinde partisinin başına geçtiğini düşünelim: Saray düşkünü olmadığını, Sarayı da terk ederek yetkileriyle ve koltuğuyla var olmadığını göstermiş olabilir. Üstelik “Vekil bile değilim, kahvedeki vatandaş gibiyim, dokunulmazlığım da yok” diye meydana çıktığında kim ne diyebilir? Halkın arasına ikametini alıp her şeyi göze alarak yiğitçe seçime giriyor olsa, halkın teveccühünü kazanabilir. Arap ülkelerindeki liderlerin yaptığı gibi silahı değil sandığı seçtim, “İşte Türkiye farkı” dese, Batı ülkeleri de şaşkına dönecektir.

ZAMANINDA VERİLEN CESUR KARAR

Neler olur?

Bizce mevcut denklem sonucu değişir. Eleştiriler düşer. Türkiye’de siyasal tansiyon iner. Hukukun sınırları zorlanıyor diyenler konuşamaz. Rejim değişti diye eleştirenler artık söz söyleyemez hale gelir. Zırha girdi, çankaya’ya sığındı, korkuyor, diyenler şaşkına döner. “Seni başkan yaptırmayacağız” diye diklenenler sandığa döner. Diktatör diyenler karşılarında gücünü kendi iradesi ile terk etmiş birisine ne diyebilir?

Özal’ın yapmayı geciktirdiği ve kaybettiği hafızalarımızda iken, zamanında verilen cesur bir kararla tarih yeniden değişebilir.

YÜZDE 71 İLE BAĞI OLAN…

Türkiye’nin güçlü bir iktidara ihtiyacı varsa bunu da sağlamak böylece mümkün olur. Anayasa değişecekse, bunu yapacak iradeyi meclise taşımanın da başka yolu yok gibi görünüyor. Ekonomide istikrarı, terörle mücadelede sağlam irade oluşturmayı sağlamak için bu denklemden başka türlü güçlü iktidar çıkmayacak sanırız. Sayın Cumhurbaşkanı hakkındaki tartışmalarla ülkenin gerilmesi de böylece son bulmuş olacaktır. Türkiye kısır gündeminden çıkabilecektir.

Bu ülkede yaşayan insanların yüzde 71’i şu veya bu şekilde bir tarihte Sayın Erdoğan’a oy vermiş insanlardır. Asla oy vermemiş sadece yüzde 29 seçmen var. Bu kişi, halkın takdir edeceği yiğitliği gösterirse ve elbette başlangıçtaki gibi samimi insanlarla ve doğru bir değişim programı ile gelirse tarih tersine dönebilir. Bu filmin sonu değişebilir.

Bizce Sayın Davutoğlu dönüp Sayın Cumhurbaşkanına şunu da söyleyebilir: “Sizseniz ordunun komutanı, geçin ordunun başına! Yok, siz değil bensem komutan, geçin ordumun başına!”

YENİDEN KEFENİ GİYMEK

Böylece siyasi tablo da estetiğine kavuşacaktır. Eğer Türkiye’nin içine düştüğü siyasal iktidar krizi ikinci denemede de mevcut kadrolarca aşılamazsa, kimsenin önüne geçemeyeceği yeni bir siyasal hareket için toplumsal talep oluşacak ve siyaset yeniden şekillenecektir. Türk siyasal tecrübesi böyle; Menderes’e de, Demirel’e de, Özal’a da, Çiller’e de sadece ikinci fırsatı verdi.

Sayın Erdoğan yeniden “kefenimi giydim” giyerek tarihin tekerrürünü önleyebilir. Belki de yakın siyasi tarihin en çarpıcı kararı olur. Millet cesur liderleri sever. Cesaretini defalarca göstermiş farklı bir lider olmasa Sayın Erdoğan, bunu aklımızdan bile geçirmememiz gerekirdi. Elbette politikalar yenilenecek, duruş tazelenecek, kadrolar reorganize edilecek. Yürüyüş düzeltilecektir…

RADİKAL KARARLARA MECBURUZ

Terörle mücadele de böyle yürümemelidir. Baksanıza, Ortadoğu’nun tüm hastalıklarının Türkiye’de ortaya çıktığını, Ortadoğu bataklığına döneceği beklentisi nedeniyle, tarih boyunca bu bataklığa bulaşmama politikaları bulunan Batı ülkelerinden Hollanda, Almanya ve ABD önü alarak Patriotlarını çekmeye başladılar. Bu tutum Türkiye’yi kötü günlerin beklediğini düşündürtmektedir. Radikal kararlar almazsak, tarihin olağan akışı hiç iyi günleri çağırmıyor. Batılıların silahlarını ve paralarını çekiyor olması ve uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının büyük yatırımcılara Türkiye için onay vermiyor olmaları durumu, yakın gelecek için bize bir mesaj vermelidir.

Birinci meselemiz de Suriye ve terör; yani güvenlik sorunudur bugün. Önceleri de söylediğimiz gibi, terör konusunda uzmanlaşacak bir ordu kurulmalı. Merkezi, terör bölgesinde bir ilde olmalı. Terörle mücadelede ihtisaslaşmalı, teröre göre donanım, terör konusunda eğitimli personel istihdam edilmeli. Bilgi aktarımı ve istihbarat toplayıp değerlendirme yetkisi olmalı. Hızlı ve etkili müdahale kapasitesine sahip kılınmalı. Gerektiğinde kurumlarla koordineli çalışma kapasitesi olmalı.

KIL PAYI İKTİDARLA DA OLMAZ ARTIK

Bu derecede ağır sorunların altında ve riskleri karşısına almış bir Türkiye mevcut şartlarda girilecek seçimlerde elde edilecek ‘kıl payı iktidarlar’la önümüzdeki süreci yönetemez. Tamamlanması gereken dönüşümleri de sürdüremez. Biraz daha oyalanırız, o kadar.

Tarihteki şablonun tekerrürünü engellemek günüdür. Bugünün ‘çılgın kararı’ böyle olsa tarihin akışına yerinde bir müdahale olur, kanısındayız. Hem de ‘demokrasi dersi’ olur tüm dünyaya.

Biz elbette naçizane fikrimizi söyledik. Ne de olsa, bekâra karı boşamak kolay. 21.08.2015, Ankara

 

Posted by
Categories: Genel, Haberler, Makaleler

5 Comments to "GÜZEL FİNAL İÇİN… " yorum yap
Abdulkadir TÜRK
26/08/2015 at 17:11

Güzel insan, ufku ve projeksiyonu tarihin tecrübesine uygun düşen aziz dostum, Osman bey. Öncelikle, Allah’tan sağlık ve afiyette olmanızı diliyordum. Keyifle, ibretle ve istifade ile, günümüz Türkiye’sine yaptığınız analiz ve yorumu okudum. Şahsen, Sayın Erdoğan merkezli önerinizin, içinde bulunduğumuz ve içimizi yakan siyasi tıkanmanın ve meş’um terörün acilen çözümünü sağlayacak, tarihin akışına yön verecek, en azından normalleşmeyi sağlayacak öneriler olduğuna inanıyorum. Ancak, sayın Erdoğan’ın gerek kişisel özellikleri, gerekse etrafında ki konunun aciliyetini kavrayamayan ( ya da bilinçli kavramak istemeyen) kişi ve kurumlar en büyük engeldir. Sorunun bir milletin kaderiyle alakasının farkında olanlar için en büyük vebal günü. Vatan, din, devlet, namus ve bayrak meselesinin dışında her hesabı bir kenara koyan, gerçek mü’min’ ce bir duruş ortaya koyacak millet evlatlarına ihtiyaç var bugün. Demem o ki. Öneri sahibi olarak, zat-ı aliniz başta, Sayın Edibali’ dahil, YMM ‘nin kahraman mensuplarına özellikle ihtiyaç olduğu inancındayım. Naçizane bu da benim sizden özel istirhamım olsun bir kardeşiniz olarak. Gün bugündür. 40 yıl önce söylediklerimiz bugün içinde geçerlidir. Bu şerefli ocağa giden, kalan ayrımı yapmadan saygıyla, hürmetle ve muhabbetle baktım hep. Yarın geç kalmamak ve yine yarın yegan yegan hesabımızı Rab’bimize yüz akıyla vermek için görev başına. Hasretle kucaklıyor, sağlık ve afiyet içinde hayırlı ve bereketli bir ömür diliyorum size aziz kardeşim.

mehmet ötgün
26/08/2015 at 17:38

çok iyi tahlil edilmiş bir yazı keşke ortaya koymuş olduğunuz değerlendirmeleri okuyan olupda cumhurbaşkanına bunları iletse bu görüşleri değerlendirseler.

Ali gülçelik
30/08/2015 at 06:21

Selamünaleymüm Osman Bey,

Tahlillerinizi oturttuğunuz temel arğümana katılmıyorum. Vazğeçilmez, ebedi, kimilerinin kutsal kabul ettiği, hatta putlaşttığı bir Erdoğan kültüne milletin kaderini bağlamışsınız, ya O, ya felaket, sadece O oyunu bozabilir, yegane kurtarıcı O’dur vb. Sizi senelerdir takip ediyor ve yazılarınızı , kitaplarınızı okumuş, konferanslarınızı dinlemiş bir kardeşinizim. Bu yazı kurtuluş reçetemiz olamaz.
Fırat- Dicle savunması makaleniz yazılalı bir seçim geçti, isabetli bir öngörüydü. Keşke yanılsaydınız.onca uyarı, yorum hatta önerilerinizi bir şair yüreğiyle yaptınız. bir yazınız de “kürt halkına ne kadar hak verirseniz veriniz, ama milletin karşısına bir başka millet çıkarıp dikmeyiniz bu bizi bölünmeye götürür” demiştiniz. ” güç zehirlenmesi” ” siyasi körlük” kavramlarını sizin yazılarınıla tanıdık. Ve benzer yüzlerce tahlil ve uyarı yaptınız, başkaları da yaptılar ve hep birlikte yaptık. Geldiğiniz nokta, ülkeyi bu noktaya getiren siyasi aklı tekrar ( sanki başkası karar alıyormuş gibi) göreve çağırıyorsunuz. Abdülhamit’in yerine koyuyorsunuz. “Dış güçler” kompocu bir yaklaşımıyla, testiyi kıranlara tekrar yeni bir testi verelim diyorsunuz.
Millet çaresiz değil,şartlar olgunlaşır ve yeni kadrolara ve yeni liderlere yol açılır elbet. Tek adam kaderimizse, zaten tarih hükmünü icra ediyor tarihin mezarlığına yuvarlanıyoruz demektir. Allah milleti böyle bir alternatiflisizlikten korusun. Selamlar.

osmanarslan
31/08/2015 at 09:01

Aleykümselam,
Ali Bey,
Yazılarım ve yaklaşımlarım konusundaki hayırhah sözlerinize teşekkür ederim. Ülkemizin sorunlarına dair birlikte düşünmüş olmaktan dolayı ayrıca memnuniyetimi paylaşmak isterim. Bu sorunuz beklediğim bir tepkiydi doğrusu: Adeta bir kişiye kaderimizi bağlamak! Haklısınız. Bu sağlıklı bir durum değil. Ülkenin bu noktalara gelmemesi için de zamanında yaptığımız uyarıların farkında olduğunuzu içerikte belirtmiş olmanızı, meramımızı anlayabilmek açısından çok da müspet bir durum olarak değerlendiriyorum. Ancak, Bir kişinin kararı bir ülkenin kaderini bu kadar ilgilendirebilir; eğer elinde “başkanlık modelinde” dahi olmadığı kadar yetkiler toplanmış bir kişi ise… Üstelik bu mevkiye ilk turda pek az görülen bir oy oranı alarak gelmiş ve kendisini de kader kararları almaya hak sahibi gördüğünü açıkça söylüyor, bunu yapmaktan da çekinmiyorsa. Ne ideal olandan ne de temennimizden bahsetmediğimiz bellidir. Önümüzde kritik bir seçim vardır ve ülke ekonomik kriz ve iç savaşın eşiğindedir. Bir aydın tam da bu zamanlarda neyi yutkunacağını bilmeli ve önceliklerini doğru belirlemelidir. Nasıl ki bir kişi bu durumdan bizi çıkartamaz diyorsanız, bu ortama da bir kişi getirmiş değil,dememiz de lazımdır. Aktörleri de tek tek değerlendirdiğimiz malumdur. Yoksa, yazımızda da şartlarda bir şekilde olgunlaşma olacağı, şartlar yerine gelmezse yeni bir oluşum olacağı gibi başka öngörülerimizi de belirttiğimiz ortadadır. Fakat bugün, Allah korusun göz göre göre gelen bir felaket karşısında tarihteki hataları aynen tekrar etmeme adına ‘badireyi aşma’ önerisinde bulunduk. Bu, önümüzdeki iki ayı yönetmekten ibarettir. Bu badireyi aşamazsak o zaman daha başka şeyler konuşmak durumunda kalacağız. Eleştiri ve katkılarınızdan dolayı teşekkür ederim.

Ali gülçelik
06/09/2015 at 20:42

Selamünaleyküm,

Yorumlarınıza teşekkür ediyorum. Bir çok konuda aynı düşünmemekle beraber, samimmiyetinizden asla şüphe etmiyorum. Bir beyin jimnastiği olarak düşünüyorum.
Ülkemizin içinde bulunduğu durumdan elbette çıkış bulacaktır. Bu tip kaoslara şerbetli bir toplumuz. Henüz dibi görmedik. Milletin sevdalıları elbette sorumluluk üstlenecek ve fedakarlık yapacaklardır. Biz gönüllü dervişliğe baştan razıyız. Kirlenmiş, zehirlenmiş ve enerjisi kalmamış gayr-ı ciddi maceracıların tasfiye edilmesi elzemdir.
Milletin varlık ve bakası tehditten kurtarılmalı ve ülke bir an önce fabrika ayarlarına dönmelidir. Başarılar diliyorum.

Yorum Yap