GÜNEŞ ÜLKESİNE YOLCULUK

Cuma, Şubat 13th, 2015 @ 3:52PM

GÜNEŞ ÜLKESİNE YOLCULUK: ERTUĞRUL FİRKATEYNİ

Osman ARSLAN

(Henüz yeni Ertuğrul Firkateyni’nin taze izleri bulundu ve müzesine eklendi. Yeniden gündeme gelen Ertuğrul ‘Yeni Türkiye’ için anlamlı bir hikayedir… Bu vesile ile…)

19. Yüzyıl sonlarıydı… Artık Türk Milletinin adalet ve hürriyet üzerinde yükselen altı yüzyıllık ulu çınarının, Osmanlı Devleti’nin gücü çekilmeye başlamıştı. Ulu çınarın dallarından; Afrika’dan, Arabistan’dan, Balkanlardan, Kafkaslardan çatırtılar geliyordu. İngiltere’nin ileri hamlelerinden İstanbul’un başı ağrıyordu. Tarih, yeni aktörlerle tanışmaya başlamıştı.

İşte bu öykü, 19. Yy. sonlarında dünyanın kenarından tarih sahnesine çıkmaya çalışan Japon İmparatorluğu ile başrolde olduğu sahneden indirilmek istenen arzın merkezindeki Türk İmparatorluğu’nun derin dostluğunu başlatan Ertuğrul Gemisi’nin hikayesidir…

1887 yılıydı. Japon İmparatoru Meiji, yeğeniPrens Akihito Komatsu, bir Avrupa gezisine çıkmıştı. Bu gezinin dönüşünde İstanbul’a, Padişah II. Abdülhamit’i ziyarete gelmişti.  Japonya, Shogun döneminde yaklaşık 300 sene dünyaya kapalı kaldıktan sonra, İmparator Meiji ile dünyaya açılmaya başlamıştı. Gözünü açar açmaz karşısında bulduğu ABD, İngiltere, Çin ve Rusya dışındaki ülkeleri de tanımak istemektedir. Özellikle Osmanlı Devleti’ne ilgi duymaktadır. Ve bu, Japon heyetinin İstanbul’a ilk gelişi değildi.

“Seiki” adlı Japon savaş gemisi Avrupa gezisindeyken bu geminin kaptanı Yarbay İnoue İstanbul’a gelmiş Padişahı ziyaret etmişti. Ardından 1881’de İstanbul’a yeniden İmparator Meiji tarafından gönderilen Yoshida Masaharu başkanlığında bir Japon heyeti gelmişti.

Sadrazam Kıbrıslı Kabil Efendi, refakatindeki üçüncü Japon Heyeti ile birlikte Dolmabahçe Sarayı’nın gösterişli bahçesinden ve görkemli salonlarından geçerek Padişah’ın kabul salonuna doğru ilerliyordu. Her ziyarette heyetin temsil düzeyi biraz daha yükselmişti. Bu sefer gelenler Prens ve prenses düzeyinde idi. Komatsu, Osmanlı Padişahı’na İmparator Meiji’nin selamını iletti. Saygılarını sunduktan sonra söze girdi:

“Devletinizin bir harp gemisinin ülkemize gönderilmesini istiyoruz. Devletinizin dev bir bayrağının Doğu’da parlatılmasından gurur duyacağız.”

Padişah, bu dostça istekten son derece memnun olmuştu. Apaçık bir müttefiklik teklifiydi bu. Bu sıcak daveti değerlendirmeliydi: “Umarım ileride sakin günler gelirse mutlaka harp gemimizi göndermekle İmparator hazretlerinin keyfini sorduracağım.” Şeklinde nazik bir cevap verdi.

Gerçekler dışarıdan göründüğü gibi değildi. Osmanlı’nın Japonya’ya kadar gidebilecek güçte bir harp gemisi yoktu. Padişah bunun hesabını yapıyordu bir yandan da. Talimat vermişti. İki yıl geçmiş, gündemdeki ziyaretin hazırlıkları ancak tamamlanabilmiş, şartlar da oluşmuştur.

1889 yılıdır. Padişah, Sadrazamı, hariciye vekili ve diğer saray yetkilileri ile birlikte değerlendirme yapmaktadır:

“Japon İmparatoru’na özel nişanımı ve hediyelerimi gönderecek bir gemi hazırlattım.”

Heyetin gözleri birbirine bakıştı. Sessizliği Bahriye Nazırı bozdu:

“Efendim, bakımının yapıldığını biliyorum fakat Ertuğrul otuz yaşındadır. Ancak iç denizlerde dolaşabilir. Bu uzun ve zorlu yolculuk için uygun değildir. Bir gemi alsak ya da kiralasak!”

II. Abdülhamit, eğik belini olanca miktarda doğrultarak Nazıra doğru döndü: “Nazır Efendi, Bu gezi Japonya ile ortak tehdidimiz olan Rusya’ya gözdağı verecek. Ayrıca hilafet sancağını Dünyada dolaştırarak İngilizlere de cevap vermiş olacağız. İslam dünyasında hilafetin gücünün sadece Araplar üzerinde olmadığını göstereceğiz. Bir de, geminin yolda ikmal için uğrayacağı Müslüman limanlardaki hava bize de çok şey ilham edecektir. Dünya bizi izleyecek. Bütün bunları eğer bir yabancı gemisiyle yaparsak kim gücümüze inanır! Bunu bir Türk gemisi başarmalıdır!”

Sultan, ne diyeceğini merak eder şekilde Sadrazam Kabil Efendiye döndü:

“Efendim, Ertuğrul’un yolculuğu çok pahalıya mal olacaktır. Hazinemiz boştur. Bunca tasarruf tedbirleri arasında bu yolculuğun masrafı ağır olmaz mı?”

Padişah kararlıdır:

“Saraylar yaptıran hazinenin parası buna mı yetmeyecek? Üstelik yelken ve kömür birlikte kullanıldığından nispeten tasarruf sağlanmasına mürettebat dikkat eder.”

Elini arkasında bağlamış halde salonun ortasına doğru yürüdü Padişah II. Abdülhamit Han:

“Anlıyorum ki kimin komuta edeceğini düşünürsünüz. Kim uygundur Nazır Efendi?”

Her ne kadar Padişah’a biraz uyarı yaptıysa da Bahriye Nazırı, Ertuğrul’un böyle bir görevi göremeyeceğini rapor eden Çarkçıbaşı’nı Adalarda yandan çarklı bir vapura sürgün etmişti daha yeni. Yani kraldan çok kralcı kesilmişti.

Padişah’ın hoşuna gidecek bir şeyler söylemenin mutluluğu ile konuşur:

“Bu riskli görevi, gemiye itimadımı göstermek için, uygun bulursanız damadım Albay Osman Bey’i görevlendirmek isterim efendim. Kaptanlığa da Hint Okyanusu tecrübesi olan Süvari Ali Bey’i getirmeyi öneririm.”

Padişah, memnun bir yüz ifadesi ile Nazır’a yaklaşarak konuştu:

“Allah kavuştursun. Bunu bir fırsata çevirelim. Son dönem Bahriye Mektebi’nin (Deniz Harp Okulu) en iyi mezunlarını da bindirelim. Böylece uzun seyir tecrübesi kazanmaları için değerlendirelim. Ayrıca gemiye alacağınız tayfaların marangoz ustası olmasına dikkat edin. Yol boyu çürüyen tahtaları tamir etsinler.”

Herkes, her şeyin farkındadır. Hüzünlü bir gurur, maceranın salondaki ilk duygu dalgasıdır. Türkler yine bir çılgın karar vermişlerdir.

1889 Temmuz’unda gelin gibi süslenmiş Ertuğrul Firkateyni, 569 mürettebatıyla, el sallayarak alkışlar ve coşkular arasında kara dumanını göklere püskürterek heyecan dolu bir serüvene doğru yol aldı.

Devlet-i Âlî’nin dimdik ayakta olduğunu gösterecekti Ertuğrul.

Ertuğrul FirkateyniSultan Abdülaziz döneminde yaptırılmış ve 19 Ekim 1863 Pazartesi günü Padişah huzurunda denize indirilmişti. Makine ve kazanları 1864’te İngiltere’de monte edilmişti. 79 metre boyunda, 15,5 metre genişliğinde idi ve 8 metreye yakın su çekiyordu. 60 ton su alıyor, aldığı kömürle de 10 mil süratle 9 saat seyredebiliyordu. Gemi zamanına göre modern araçlarla donatılmış, elektrikle aydınlatılmıştı. Teknenin çürüklüğünden başka kusuru yoktu.

Kaptanı, Ali Yarbay’dı. İstanbul ufukta kaybolur kaybolmaz Komutanı Osman Albay’ın gözüne baktı. Komutan gözlerini kapatıp başıyla onay vermişti. Kaptan Makine Dairesine seslendi: “Makineleri durdur! Yelkenler fora!”

Homurtu durmuştu. Yelkenler şişmiş ve sessiz bir yolculuk uzak doğuya doğru başlamıştı. Gemiye çok az bir kömür tahsisatı verilebilmişti. O da, sadece limanlara girip çıkarken görüntüyü kurtarmak için, Devlet-i Âl-i Osman’ın başını dik tutmak için yakılacaktı. Buhar göstermelik yakılacaktı sadece. Açık denizde ise yelken açılması emredilmişti. Bir nevi Dünuya’nı ‘Züğürt Ağa’sı’ydı Osmanlı; Ertuğrul da pembe incili kaftan gibiydi.

Gemi bu şekilde macera dolu bir yolculuğu sürdürüyordu. Bir kaç küçük kaza atlattıysa da Süveyş kanalını selametle geçmişti Ertuğrul.

Aden’de kısa bir mola verdikten sonra Bombay’a doğru yelken açtı.

Ertuğrul’u en dikkatli izleyenler İngilizlerdi. Ancak, usta denizci İngilizlerin bir bakıma gönlü ferahtır, gazeteleri, kulisleri hep bunu söyler: “Ertuğrul kesinlikle batacaktır!” Böylece Hasta Adam’ın gardı düşecek, itibarı sarsılacaktır.

İngiliz denizcileri arasında açılan bahislerde, Ertuğrul’un ‘en fazla hangi limana kadar dayanabileceği’ üzerine bahisler oynanmaktadır; ‘gidip de geri döneceği’ üzerine değil.

Ertuğrul, 1889 Ekiminde Bombay ufkunda görünür. Bombay İngiliz sömürgesi altındadır, ancak nüfusunun yarısı Müslümandır. Ertuğrul’un Hindistan’a geleceği, Müslüman toplum arasında bir efsane gibi yayılmıştır. Lahor’dan, Delhi’den, Haydarabat’tan on binlerce Müslüman Bombay’a akın etmiştir.

Ufukta Ertuğrul göründüğünde kalabalık fokurdadı. Büyük heyecanı görenler, Bombay’ın böyle bir gösteri daha yaşamadığını söylerler. ‘Ertuğrul’un askerleri’ bu muhteşem tablo karşısında yorgunluklarını unutmuşlardır;  kaya gibi dik ve mağrur durdular. En az Ertuğrul’un tüten dumanları kadar mağrur…

Gemi Bombay limanında ziyarete açıldı. Görüntü inanılmazdı: Bir hafta içinde 150 bin kişi gemiyi ziyaret etmişti. Üstelik ziyaretçiler arasında Müslüman olmayan, ama İngilizlerden illallah etmiş mihraceler de vardır. İngiltere adeta sarsılmaktadır. Ertuğrul ilk girdiği limanda İngiliz otoritesini yerle bir etmişti adeta. Genel Vali duruma hâkim olamıyordu. Bu ölümüne sevgi kütlesi, Hilafet sancağı, Osmanlı Padişahı ve Türk bayrağı etrafında sel olmuş akmaktaydı. Selamıyla bu etkiyi yapan güç, bu halka neler yaptırmazdı ki?! İngiltere korkmasın da ne yapsındı? Ufkunda güneş batmayan imparatorluk, sınırları olduğunu ilk defa görmeye başlamıştı!..

Gemi yola aynı ihtişamla yeniden çıktı. Bu sefer yeni durak Kolombo olacaktır. Fakat yaşlı geminin eklemleri dağılmaktaydı sanki. Okyanuslar ortasında onlarca yerinden su almaktadır. Ziftli bezler basılmakta, kalaslar takviye edilmekte, delikler tıkanmaktadır. Gemi içinde sürekli tetiktedir herkes. Kolombo’ya kadar idare etmek için savaş verilmektedir.

Kasım Ayı’nın bir Cuma sabahı Seylan’ın başkenti Kolombo Limanı’na yaklaşır Ertuğrul. Ali Kaptan yine taa uzaktan borusunu tüttürmeye başlar kara kara. Osman Albay’ın asker selamı ile yaklaşan Ertuğrul, sahilde yüzbinlerce insanın sevgi gösterisine gözyaşları ile şahit olur. Binlerce kilometre uzakta bağrına basan yüzbinlik bir gövde vardır Ertuğrul’u, Osman’ı. Gurbette bir sevgiliyle buluşur gibi… Bu ne muhteşem bir manzaradır!

Osman Albay emir verir:

“Mürettebat Cuma namazı için insin!”

Beşyüzün üzerinde mürettebat gemiden inmeye başlayınca halk çılgına dönmüştür. Böyle bir tezahürat görülmemişti. Padişah ve Osmanlı Devleti lehine sloganlar atılmaktadır. Seylan Genel Valisinin gücü kalabalığı durduramaz. 200 bin insan izdiham halinde Ertuğrul’u ziyaret etmektedir. Seylan’ın tüm nüfusu 300 bin kişidir.

Ali Kaptan, Osman Albay’ın kulağına endişeyle fısıldar:

“Komutanım, bu kadar insanın inip binmesine bu gemi dayanamaz. Yolu nasıl gideriz bundan sonra?”

Osman Albay dinmeyen gözyaşları içinde bu inanılmaz manzaraya bakarak cevap verir:

“Şu manzaraya on Ertuğrul da, bin Osman da feda olsun Ali kaptan!”

Ve oyalanmadan, Ertuğrul yine deryalara koyulur. Açık denizlerin vahşi tabiatına diş geçirmeye çalışmaktadır. Yaşlı gövdesi dalgalarda kayarken kopan fırtına Ertuğrul’u birkaç kez alabora edecek gibi olur. Dinmeyen bir seferberlik halinde yürüyen bir savaş gemisidir. Düşmanla değil kendisiyle savaşılan bir gemi.

Fakat bir milletin onur savaşıdır bu. Haritasıyla her gün oynanan, sınırları her gün değiştirilen bir devletin; sınır tanımayan mücadelesidir yeryüzünde bu. Bir uçtan bir uca dünyada neler yapabileceğine dair gövde gösterisidir bu!

Bir sakinlik anında Osman Albay ve Ali kaptan kahve yudumlamaktadır. Ali Kaptan esprili bir şey söyler:

“Ne garip değil mi? Devletimizi kuranlar da Ertuğrul ve Osman adındaydı. Ertuğrul teknesinde Osman komutasında Doğu’ya gidiyoruz şimdi de.”

Gülüştüler. Osman Albay neden sonra iç geçirerek mırıldandı:

“Ertuğrul kadar yaşlı ve güçlü…”

Mürettebat fırtınanın ardından dinlenerek yorgunluk attı. Sonra halay çekerek, horon tepip türkü söyleyerek Fırtınaya karşı kazanılan zafer kutlandı. Yolculuğun biteceği yoktu. Çok yavaş ilerliyordu yaşlı gemi…

Bu arada Padişah’a her limandan haberler gidiyordu. Aldığı her haberle biraz daha morali toparlanan İstanbul, adeta kudretli günlerinin havasına girmişti. Anadolu’da, Balkanlar’da Ertuğrul dillere destan olmuştu. Fetihler dönemi hatırlanıyor, İmparatorluk kendine geliyordu adeta.

Kasım’ın son Cuma günüydü. Ertuğrul yine dumanını tüttürdü. Bu sefer yaklaşılan yer Singapur Limanı’ydı. Fakat burada farklı bir sürpriz vardı. Ertuğrul, bir anda etrafında yüzlerce tekne buldu. Denizin ortasında kendisini karşılayan küçük tekneler… Her birisinin üzerinde Osmanlı sancakları, Türk bayrakları donanmış tekneler… Üzerinde her birisinin onlarca insan sloganlar atıyordu. Mahşeri kalabalık Singapur’da denize taşmıştı.

Osmanlı sancaklarıyla donanmış küçük teknelerde halife lehine sloganlar atanlar Singapur yakınlarındaki ufak Müslüman devletçiklerinden olduğu kadar, Çin Hindinden, Sumatra’dan, Java’dan gelerek toplanan Müslümanlardı.

Yüzbinlerce Müslüman, o günkü cuma namazını halifenin memuru olan gemi imamının kıldırmasını istediler. Osmanlı Padişahı’na bağlılığın ilanı olacaktı bu. Öyle bir Cuma Namazı’ydı ki, bir daha yaşanmış mıdır?!

Ertuğrul ve komutanı Osman Bey, umduğunun ötesinde olumlu sinyaller almaya başlamıştı. İstanbul’un memnuniyeti de, Singapur’a gelen bir telgraf ile anlaşılmıştı: Osman Bey Tuğamiralliğe terfi ettirilmiştir.

Ancak, Singapur’da Paşa olan Osman Bey’in yüzü gülse de yüreği dağlanmıştı. Çünkü uzayan seyahat sonucu harcırah tükenmişti. İmparatorluk’ta da para yoktu. Koca devlet Galata Bankeri Ohannes Efendi’den rica minnet, yalvar yakar 2000 altın alıp Singapur’a yetiştirmişti. Osman Paşa, şu göz kamaştıran tabloyu tefeci parasıyla da olsa yaşatma savaşı veren devletine ağlıyordu belki de. Bu görkemli sevginin gerisinde yaşanan mağrur sefalete…

Gemi, yolculuğa yeniden çıktığında birçok onarımdan daha geçmek zorunda kaldı. Baştan aşağı güverte tahtaları bile değişmiş Ertuğrul ite kaka ayakta durmaktadır. Yaması, ana yapıdan fazla hale gelmişti.

Aylar süren maceralı bir seferden sonra Ertuğrul yeni bir durağa daha gelmişti. Buradaki hava da inanılmazdı; Nisan başında ulaştığı Saygon, Çin Müslümanlarının akınına uğradı. Doğu Türkistan’dan gelenler de vardı. Çin’de Türklerin sevgisi bir dev olmuştu.

Daha sonra Hong Kong’a giden gemi ve heyet, Çin deniz kuvvetleri yetkilileri ile tanışarak temaslarda bulundular. Temaslar sırasında, Çin Deniz Kuvvetleri Komutanı ve Subayları ile Osman paşa ve Türk Subayları hoş sohbetler yaptılar. Türk heyeti zor şartlarından hiç bahsetmiyordu.

Çinli komutan sordu:

“Gemideki en büyük sorununuz nedir?”

Osman Paşa tereddütsüz söyledi:

“Fareler. Bunları yok edemiyoruz, baş edemiyoruz. Gemiye de zarar veriyorlar, bize de. En büyük düşmanımız oldular.”

Çinliler sordular:

“Hangi yolları denediniz?”

“İlkin fareleri kedilerle avlamak istedik. Fakat kediler farelerin deliklerine giremeyince sinirleri bozuldu. Bir de uzun süre toprağa basmayınca çıldırıp denize atladılar. Hepsi intihar etti.”

Gülüşmeler alıp yürümüştü. Çinliler sormaya devam etti:

“Sonra ne yaptınız?”

“Bunun üzerine biz de gemide un ve alçı karışımını, yem olarak kullanılmaya başladık. Yanına ufak bir kapta su konulunca, unlu alçıyı yiyen fareyi hararet basıyor, suyu içince de alçı midesinde donup, hayvanı öldürüyordu. Alçı, ölüsünün de kokmasını önlüyordu.”

Çinliler şaşırmıştı:

“Eee sonra ne oldu?”

“Ama fareler bu tuzağı da öğrendiler. Şimdi yine başımızda belalar.”

Çinli denizciler kendi yöntemlerini anlatmaya başladılar:

“Biz, 5-10 adet güçlü fare yakalarız. Bunları hapsedip sadece su veririz. 3-5 gün açlığa dayanan fareler birbirlerini yemeye başlarlar. Ve on gün sonra yamyamlığa alışmış sadece 2-3 fare hayatta kalır. Bu semiz yamyam fareler serbest kalınca hemcinslerini yerler, başka şeyle beslenmezler. Kaçabilenlerse ancak denize atlayarak kurtulurlar.”

Osman Paşa, Ali Kaptan’a tebessüm dolu bir bakış attı. Ali Kaptan, Osman Paşa’ya dönüp espriyi patlattı:

“Vallahi öyle bakma Paşam. Biz mert savaşırız. Birbirine düşürmeyi akıl edemedik.”

Böylece fareleri de alt eden Ertuğrul, Hong Kong’dan Nagasaki’ye ulaşmış, yola çıktıktan 11 ay sonra da Yokohama limanına varmıştır.

Limanda gemiyi, Abdülhamit’i ziyaret eden Prens Komatsu’nun temsilcisi karşıladı. O vakitler yabancıların Japonya içinde dolaşması serbest değildi. O nedenle Yokohama’da kendilerine tahsis edilen yere yerleştirildiler.

Birkaç gün sonra komutan Osman Bey, kaptan Ali Bey ve üst düzey heyet, İmparatoru ziyaret amacıyla Tokyo’ya geçtiler.

12 Haziran için planlanan ziyaret, son anda bir gün ertelendi. Heyet 12 Haziran gününü Tokyo’da üçüncüsü düzenlenen Endüstri Fuarını gezerek geçirmeyi tercih ettiler.

1890 yılında, o günün Japon gazetelerine göre, İmparatorluk tarafından 500.000 Japon Yeni bütçe ayrılan ve 1,5 hektarlık bir alana kurulan bu Sanayi Fuarındaki tüm standları gezmek 16 Millik bir yürüme gerektirmekteydi.

Nisan başından beri açık olmasına rağmen, fuarın günlük ziyaretçi sayısı 10.000’in altına inmemekteymiş. Gösterişli kıyafetleri, kibar ve saygılı tavırları ve içki içmemeleri ile ilgi toplayan heyetin fuar ziyareti, zamanın Japon basınında büyük yer almıştır.

Osman Bey ertesi gün beraberindeki heyetle Tokyo’ya geçti. Japon İmparatoru, Türk amiralini ve heyetini çok görkemli bir şekilde karşıladı. Şehir halkı Türk amiralinin saray arabası ile imparatorun yanına gidişini müthiş bir sevgi gösterisi ile takip etti. Heyet, Japon İmparatoru ile görüştükten sonra imparatoriçe tarafından da kabul edildi ve Tokyo’da günlerce adından bahsettirdi.

Ertesi günkü saray ziyareti çok başarılı geçti. Padişah’tan gelen mücevher işlemeli imtiyaz nişanı, diğer özel hediyeler ile imparatoru etkilemeye yetmişti. İmparator Meiji’nin görevlendirdiği subay, Türk heyetini gezdirirken bu sıcaklığa anlam vermeye çalışıyordu.

Osman Bey’e döndü:

“Japonlarla bu yakın dostluk nasıl hemen gelişti değil mi?”

Osman Bey düşüncelerini açtı:

“Göktürklerin bir kolu, biliriz ki Japonya’ya gelmişler. Bu doğruysa akrabayız demektir. Üstelik dilinizin grameri de bizimkine benziyor. Bazı kelimeleriniz de…”

Japon yaver başını salladı:

“İyi. Belki de doğrudur.”

Osman Bey bir daha ekledi:

Bizde de ‘iyi’ böyle söyleniyor, tepe gibi, yamaç gibi pek çok kelime de benziyor..

Osman Bey, İmparator, Prensler ve Savaş Bakanı ile görüştü. Arkasından gelen resmi davetler, yemekler, balolar… Çok iyi değerlendirilmiş bu gezide Japonya’daki Osmanlı heyeti ülkenin ileri gelenlerinin, soylu ailelerin, sosyetenin ilgi odağı olmuş. Osmanlı heyeti davet tekliflerine yetişemez bir şekilde, 2-3 haftayı Tokyo’da geçirmişlerdir.

1890 Japonya’sında bir Sanayi Fuarına şahit olan Osmanlı heyeti, 1 Temmuz 1890 tarihinde ilginç bir gelişmeye daha tanıklık ettiler. Bu tarihte Japonya, İngilizlerin yorumlarına göre, Japonya’daki ilk, Asya kıtasındaki ikinci demokratik seçimleri gerçekleştirdi. Asya’daki ilk demokratik seçim ise, 1876 yılında konuk heyetin ülkesi Osmanlı İmparatorluğunda gerçekleşmişti.

Daha sonra Yokohama’ya dönen heyet, günlerini İngilizlerin ve diğer yabancıların da bulunduğu Yokohama’da çeşitli sosyal faaliyetler ve Japon donanması yetkilileri ile görüşmelerle geçirdiler.

(Devam edecek)

Posted by
Categories: Genel

2 Comments to "GÜNEŞ ÜLKESİNE YOLCULUK" yorum yap
Ramazan Türkmen
15/02/2015 at 12:09

Film seyreder gibi okudum, gözlerim doldu abi. Kalemine ve yüreğine sağlık.

osmanarslan
18/02/2015 at 11:10

Teşekkür ederim Ramazan; aslında bu olay senin usta kaleminin harcı bir destan.

Yorum Yap