ARZ-I MEV’UT YALANLARI!

Pazar, Aralık 31st, 2017 @ 12:18PM

ARZ-I MEV’UT YALANLARI!

Osman ARSLAN

‘Arz-ı Mev’ûd’ şimdilerde sınırları ile birlikte dünyaca kabul edilmiş bir Yahudi inanışıdır. İnsanların inandığı gibi, Nil’den Fırat’a kadar kadim Yahudi devletinin sınırlarını Allah Yahudilere gerçekten vaat etmiş midir?

Vaat etmişse sınırları gerçekte neresidir?

Yahudilere bir toprak vaat edildiğine dair son kutsal kitapta, Kur’an’da her hangi bir ifade yer almaz. Bir ‘vaat’ten, ‘taahhüt’ten söz edilmez ama “takdir edilmiş” topraklardan söz edilir. Hem de, önceki (muharref) kutsal kitaplarda “vaat edildi” denen yerlere tam olarak tekabül eden şekkilde, Lût ve Musa kıssalarında “kutsal topraklar” ve “bereketli topraklar”dan bahsedilir:“Onu Lut ile beraber kurtarıp, içinde âlemler için bereketli kıldığımız yere ulaştırdık.”(Enbiya,71)

KUR’AN’DA VAAT YOK

Kur’an’da yer almadığına göre biz Müslümanlar “vaat edilmiş topraklar” iddiasına inanmayız. İnanmayız; çünkü altı yüz küsur ayette tarihlerinin her ayrıntısı anlatılan İsrailoğullarına bu kadar önemli bir vaatte bulunulmuş olsa idi bu vaadin Kur’an’da yer almaması söz konusu olamazdı.

Eğer ‘vaat ettiğini’ Allah bildirse idi, o zaman biz Müslümanlar da bugün Yahudilere yardımcı olanlardan olurduk. Fakat böyle bir hüküm Kur’an’da yoktur. Bizler, Kur’an’da takdim edildiği gibi yaşanan olaylar ve bırakılan emanetler nedeniyle ‘mübarek’ kabul ederiz. Önem veririz.

MUSA’NIN ASASI OLMAK

Fakat diğer ehl-i kitabın da inancına göre ‘arz-ı mev’ut’ meselesi biraz farklıdır. Arz-ı Mev’ut ehl-i kitaba göre nedir, nasıldır, neresidir? Yanılgı nerededir? Aydınlatılması gereken konu budur.

Mescid-i Aksa’nın bile kendisini ‘algı yönetimi’ ile şaşırtarak Kubbetus Sahra ile karıştırılmasını sağlayan İsrail’in (Siyonist Yahudiliğin) bu konuda da bir saptırma yapmış olması muhtemeldir.

Bu algı illüzyonunu bozarak gerçeği bulmak ise bizim görevimizdir. Tıpkı Firavun’un sihir ürünü yılanlarını Musa’nın ‘gerçeklik’ olan asasının yutması gibi.

Tevrat’ın Tekvin kitabında, Zebur’da ve İncil’de “vaat edilmiş topraklar” ifadesi vardır. Üstelik, birbirini tekrarlar mahiyettedir.

TANAH VE TORAH FARKI

Konuya girmeden önce bir şeyi açığa kavuşturmakta yarar bulunmaktadır. Biz Müslümanlar, Tevrat denince, Hıristiyanların Eski Ahit dedikleri ‘Kutsal Kitap’ı anlarız. Peygamberler ve Yazılar bölümünü içeren Eski Ahit’in bu kısmına İbranice “Tanah” denir. Ayrıca kabul ederiz ki Tanah’ın ‘yazılar’ başlıklı ikinci bölümü ‘Zebur’u da ihtiva etmektedir.

Öte yandan Yahudilerin ‘Tevrat’ dedikleri üçüncü bir bölüm daha vardır: Torah. Kabbalizmin, Siyonizmin, Darvinizmin, Kapitalizmin ve Komünizmin esin kaynağı olan bu kısım biz Müslümanlara göre ilavedir; muharref bile değildir; doğrudan insan yazımı bir metindir.

Bu açıklamayla bir illüzyon daha ortaya çıkmış oluyor: Kutsal kitap diye andırarak “Tevrat” dedirttikleri kitapları, bizim inanmadığımız, tamamen beşeri olan, üçüncü bölüm, yani “Torah!”

TEVRAT TUZAĞI

Mümkün olsa da Müslümanlar ‘Tevrat’ demeyi reddedip ‘Tanah’ deseler Kitab-ı Mukaddes’in eski ahit kısmına; çok şuurlu ve “Tevrat”çı tuzaklarına ders verir nitelikte bir tavır olurdu!..

Belki bu yerleşik algıyı kırmaya gücümüz yetmez. Fakat hiç olmazsa bu yazıda, Eski Ahit için ‘Tanah’ adını kullanmamızı okuyucularımız mazur görsünler. Hem böylece atıf yaptığımız metnin ‘Tanah’ dediğimizde kutsal(muharref) kabul ettiğimiz, ‘Tevrat’ dediğimizde kutsal kabul etmediğimiz(ilave) kısımda geçtiğini anlatmış oluruz, hem de bir iddianın sahibi olarak kendi satırlarımızda olsun hassasiyetimizi yaşatmış oluruz.

 Konumuza dönersek; söz konusu ‘toprak vaadi’nin ilk kaynağının Tevrat olduğu anlaşılmaktadır.

Ancak algıların karışmasına sebep olan, birbirine karıştırılan iki ‘ilahi vaat’ vardır Tanah’ta:

1-      Hz. İbrahim’e Vaat Edilen Topraklar:

Tanah’ın Yaradılış/Tekvin Kitabı Bab 15’te şöyle denilmektedir: “ O gün RAB Avram’la (İbrahim’le)antlaşma yaparak ona şöyle dedi: “Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan bu toprakları (…) senin soyuna vereceğim.” 

Siyonist haritalarda hep gördüğümüz gibi “Büyük İsrail” denen sınırlar bu tarifteki sınırlardır: Herkesçe bilindiği gibi, Nil’den Fırat’a kadar.

Fakat yanlışlık şuradadır ki; Tanah ayetine göre bu vaat sadece İbranilere değil İbrahim Peygamberin bütün soyuna verilmiştir. Bu toprakları sadece Yahudilere mal etmek için Hz. İbrahim’in zürriyetinin sadece İbranilerden oluştuğunu varsaymak gerekir. Oysa İshakoğulları(İbraniler) gibi İsmailoğulları(Araplar) da Hz. İbrahim’in soyundan gelmektedir.

Yahudilerin amcaoğulları olan Arapları akrabadan saymamalarının kendi içlerinde asabiyet taşıyan bir nedeni vardır: Onlar, İshâk’ı İbrahim’in meşru oğlu, İsmail’i köleden olma oğlu sayarlar. Köleden olma oğul mirastan hak sahibi değildir, onlara göre.

Bu nedenle de Araplara bu topraklarda hayat hakkını çok görür İbrani kökenli İsrailoğulları. Bu hakkı doğuran hükmü, onlara ‘Tevrat’ verir. Oysa bu, elbette bir miras hırsızlığıdır, Allah’a karşı gelen bir cingöz mirasyedilikten başka bir şey değildir.

Haliyle, Tanah’ın bilgisine göre Nil’den Fırat’a kadar olan bölgede Araplar ve İbraniler birlikte yaşayacaklardır. Vaat budur. Mevcut durum da zaten budur.

2-      Hz. Musa’ya Vaat Edilen Topraklar:

Bir Yahudi ağıtı vardır: “Nasıl okuyabiliriz RAB’bin ezgisini el toprağında?” (Tanah/Zebur/Mezmur/137,4)

“El toprağı” denilen yer, Fırat Nehri kıyısıdır. Babil Kralı Nabukadnazar tarafından günümüz Irak’ındaki Babil’e sürgüne gönderildiklerinde Fırat Nehri kıyısında yaşadıkları Babil Esareti sırasında yakılmış bu Yahudi ağıtı, Tanah’ta geçer.

“Nil’den Fırat’a kadar” inancı olsaydı o gün, Yahudiler hiç bu ağıtı yakar mıydı? Aksine “Kader bizi vadedilmiş topraklarımıza getirdi” demeleri gerekirdi.

Üstelik böyle bir inanç olsaydı, hiç Kitab-ı Mukaddes’te geçer miydi?

Çünkü gerçek öyle değildir. Tanah’ta anlatılanlar çok nettir: Hz. İbrahim’in soyuna vaat edilen topraklar içinde, Hz. Musa döneminde yaşananlardan dolayı İsrailoğullarına yeni bir yaşam alanı tahsis edilmiş ve vaat edilmiştir.

Bu, Yahudiliğin sınırlarını genişlettiği Davut ve Süleyman peygamberler sonrasında gelen yeni ve son düzenlemedir ve Araplarla İbranilerin de yaşam alanlarını ayırmaktadır. Salt İbranilere vaat edilen bu toprak parçası tarif de edilmektedir Tanah’ta.

Tevrat’ın “Yasaların Tekrarı” bölümünde bir ayet vardır: “İbrahim’e, İshak’a, Yakup’a, ‘Senin soyuna vereceğim’ diye ant içtiğim ülke budur. Ülkeyi sana gösterdim, ama oraya gitmeyeceksin.”(giremeyeceksin) demişti.”

Tanah’ın aksine İsmail’i soydan saymayan Tevrat(!), yine de vaat edilen bir Arz-ı İsrail olduğunu itiraf eder ve oraya da girilmesine izin verilmediğini doğrular görüldüğü gibi. Tanah’a ve Tevrat’a göre on emirin geldiği Sina Dağı’na kadar gelinir. Kuzeyine geçilmesine izin verilmez. İsrailoğulları taşkınlıkları nedeniyle cezalandırılarak kırk yıl Sina Çölü’nde dağınık halde gezdirilirler.

Tekvin’de tarif edildiğine göre, Hz. Musa’ya vaat edilen topraklar, Musa’nın Mısır’dan çıkıp Filistin’e gelirken kavmiyle beraber gezdiği yerlerdir.

Nerelerde gezmişti Hz. Musa? Şimdiki Güney Filistin ve Lübnan topraklarında.

Sina’yı 1956 ve 1967’de tamamen ele geçiren İsrail’in barış karşılığı oraları iade ettiğinde bunun dindar Yahudiler tarafından tepkiyle karşılanmamasını da bunun, vaat edilmiş toprakların neresi olduğunun çok iyi bilindiğinin bir kanıtı olarak belirtelim.

VAAT METNİ NERDE YAZILDI?

Tanah’a göre Yahuda, İsraloğullarına Kenan diyarını, yani Lübnan’ı vermişti. Kudüs’ün bu hatta dahil mi, değil mi; ne Tanah’ta ne de Tevrat’ta belli değil.

Tevrat’ın bu ‘vaat metni’ Kudüs’te mi yazıldı Babil yazımı mı, o da meçhul. Fakat Arz-ı Mev’ut düşüncesinin, İkinci Musa denilen Azra ile doğduğu biliniyor. Musa Mısır’dan, Azra Babil’den çıkarmıştı İsrailoğullarını.  Belki de Azra’yı Azra yapan arz-ı mev’ut inancını ihdas etmesiydi.

Dolayısı ile İsrailoğullarının Arz-ı Mev’ut’unun sınırları dini olarak belirlenirse dar bir bölgedir. Böyle genişlemesinin sebebi tamamen ‘siyasal yahudilik’ demek olan siyonizmin iğfallerinden başka bir şey değil.

Vaat edilmiş topraklar hikayesi, yorumlar yorumlara eklenerek Nil’den Fırat’a kadar genişlemiş. Anlaşılıyor ki, kadim Yahudi İmparatorluğunun ayak bastığı her yer vaat edilmiş Siyonistlere göre.

GÖRMEMİŞİN BİR DEVLETİ OLMUŞ!

Görmemişin bir devleti olmuş tarihte, dönmüş ona tapınmış belli ki.

Ah! Böyle bir hayali biz Türkler kurabilsek! Oğuz Han’ı, Cengiz’i, Mete’yi… Osmanlı’ya kadar! Ya Makedonlar, Mısırlılar?… Roma? Persler ya da Çin? Bir bölge değil bütün bir dünya kaç milletin birden arz-ı mev’ut’u olurdu bu bakışla!

Ortadoğu ile sınırlamaları bile insaflı; gerçekte Siyonizm yeryüzünü arz-ı mev’ut edinmiş durumda: Tevrat’ta geçen “Bütün insanlar kölen olacak, sen efendi olacaksın!” ifadesi ne demek?

Yeryüzü arz-ı mev’ut demek!

SİZİN SÖZLERİNİZ ALLAH’I BAĞLAMAZ

Muharref (değiştirilmiş) kitapların vaatleri Allah’ı bağlayacak değil. Kendi yalanlarına inanabilirler.

Kur’an, konunun diğer kutsal kitaplarda bulunmayan bundan sonraki kısmını da tamamlar.

 Maide sûresi 21. âyette Hz. Musa’nın “Ey Kavmim, Allah’ın size takdir ettiği Arz-ı Mukaddes’e girin ve ardınıza (geri) dönmeyin. Yoksa hepiniz nice zararlara uğrayanlardan olursunuz.” şeklinde seslendiği belirtilmektedir.

Maide 12. âyette de “Andolsun, Allah İsrailoğullarından sağlam söz almıştı. Onlardan on iki temsilci -başkan- seçmiştik. Allah şöyle demişti: “Sizinle beraberim. Andolsun eğer namazı kılar, zekatı verir ve elçilerime inanır, onları desteklerseniz, (fakirlere gönülden yardımda bulunarak) Allah’a güzel bir borç verirseniz, elbette sizin kötülüklerinizi örterim ve andolsun sizi, içinden ırmaklar akan cennetlere koyarım. Ama bundan sonra sizden kim inkar ederse, mutlaka o, dümdüz yoldan sapmıştır.” 

SÖZÜNÜZÜ TUTMADINIZ VAAT DE KALKTI

Bu âyetten de anlaşılacağı üzere bu şartların başında Allah’a itaat gelmekteydi. Ne var ki Yahudiler bu şartı yerine getirmedikleri gibi kurtarıcıları Hz. Musa’ya da sırt çevirmişler ve onu yalnız bırakmışlardır.

Yine Maide Sûresi 24. âyette Yahudilerin Hz. Musa’nın çağrısına “Ey Musa! Onlar orada bulundukça biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin, gidin onlarla savaşın. Biz burada oturacağız.” şeklinde küstahça cevap verdikleri bize aktarılıyor.

Yahudilerin kadim zamanlarda bereketli topraklardan uzaklaştırılmaları Allah’a ve peygamberleri Hz. Musa’ya karşı isyanları yüzündendir. Bakara Sûresinde İsrailoğulları’nın durumu açıkça aktarılıyor:

“… Onlar, Allah’ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi, onların; Allah’ın âyetlerini inkar ediyor, peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmek ve aşırı gitmekte oluşlarıydı.” (Bakara 2/61)

Enbiya sûresi 105. âyette “Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebûr’da da, ‘Yeryüzüne muhakkak benim salih kullarım varis olacaktır.’ diye yazmıştık.” hatırlatmasıyla bölgenin sonraları herhangi bir ırka değil, Allah’ın salih kullarına bağışlandığını gösteriyor.

Sadece Kur’ân’da değil aynı zamanda temel Musevi kaynaklarında da: Ahde riayet etmeyen Arz-ı Mev’ud’dan mahrum kalacak ve lanetlenecektir.” (Tanah, Yeremya 11/3)

Sözlerinde durmadılar. Ahitlerine uymadılar. Allah da onları cezalandırdı ve mükafaat olarak verdiği topraklara dair vaadini geri aldı. Anlaşma feshedildi.

IRK DEVRİ BİTTİ ÜSTÜNLÜK TAKVADA

Arz-ı Mev’ut’un geniş bir coğrafyanın Hz. İbrahim soyuna, belirli, dar bir bölgenin Hz. Musa ile İsrailoğullarına verilmesinden sonra son durum açıktır: Bir ırka değil salih kullara emanet edilmiştir Allah tarafından.

Arz-ı Mev’ut diye devam eden dini bir mesele yoktur artık, konu kapanmıştır. Arz-ı Mev’ut, dini değil siyasi bir meseledir bizler için.

Vaat edilmiş topraklarını almak için Sina Dağı’na geldiklerinde Flistin’e girmek için savaşmayı reddedenler kendileri değil miydi? Yani, İsrailoğulları hak edişi sağlayamadılar, bu hak etmeyişin kanıtı da uğradıkları gazap oldu. Bu haktan mahrum bırakan ilahi karar son durumu anlatır. Hakları artık yoktur.

Özetle, hak edilmiş topraklar iki nehir arası topraklar değildir. O topraklar vaat edilmişse bile sadece İsrailoğulları için değildir. İsrailoğullarına dar bir alanda toprak vaat edilmiş ama bedelini ödemeyi reddederek topraklardaki haklarını kaybetmişlerdir.

Allah da emanetini alıp salih kullarını mirasçı bırakmıştır. Kavimlere gelen dinler gitmiş insanlığa gelen din gelmiş ve üstünlük iman eden ve salih amel işleyenlere; yani takva sahiplerine geçmiştir.

HAK ETTİĞİN YER SENİNDİR

Bütün bu Arz-ı Mev’ut açıklamalarından çıkan ilahi mesaj şu olsa gerek: Bir toprakta yaşamak, salih (takvalı ve faydalı) olarak hakkını vermek ve bedelini ödemekle mümkün olacaktır. Yoksa, Yahudiler gibi mahrum kalan, gazaplar yaşayan bir topluluk olunacaktır.

Yahudilerin o topraklarda bugün var olmasının sebebi Allah’ın vaadi değil, o topraklarda olmanın bedelini göze almış ve ödüyor olmalarıdır. Hakkını almanın karşılığı da yine bedelini ödemektir.

II. Abdulhamit’in dediği gibi “Aldığımız bedele veririz” diyebilmektir.

Akif’in özetiyle denmektedir ki:

“Sahipsiz olan memeleketin batması haktır,

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır”

İsrail’i kurarken iki mavi çizgiyle, arasındaki toprakların vaat edildiğini iddia ettikleri iki nehrin suyunu akıtan İsrail’e, Türk devletinin Kıbrıs’ı kurarken iki kırmızı çizgi çekmesi boşa değildir:

“O nehirler gibi kanımız aksın ki size bu menhus emellerinizde geçit vermeyeceğiz!”

VAAT EDİLMİŞ BİR SON VAR

Siz bu zulümle berdevam oldukça biz de bedelini ödemekten kaçınmayacağız!

Yemin olsun ki!

Biz biliyoruz ki vaat edilmiş topraklarınız yok!

Fakat böyle giderse vaat edilmiş bir sonunuz var sizin:

“Arkasında saklanacak bir ağaç bile bulamayacaksınız!”

 

Posted by
Categories: Genel, Haberler, Makaleler

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumlayan siz olun!
Yorum Yap