Arslan:”Toplumlar da Ölür; Yaşatmanınsa Bir Bedeli Vardır”

Perşembe, Kasım 14th, 2013 @ 12:27AM

Arslan Ankara’da Anadolu Eğitim, Kültür ve Bilim Vakfı

Tarafından Düzenlenen Toplantıda Konuştu:

TOPLUMLAR DA ÖLÜR; YAŞATMAK İSTİYORSAK

BUNUN DA BİR BEDELİ VARDIR

 

 

 

Ankara Gazi Mahallesi, Anadolu vakfı tarafından düzenli olarak gerçekleştirilen toplantılardan birisine daha tanık oldu. Vakıf Mütevelli Üyeleri arasında da bulunan Arslan Sosyolog olarak toplantının konuşmacısı idi.

30 Ekim sabahı kahvaltı sonrasında 7.30 gibi başlayan konuşma 8.30 sularında sona erdi. Ankaralı 40 seçkin katılımcıya hitap eden Arslan özetle şunları söyledi:

“Antropoloji antik yerleşimleri, eski uygarlık kalıntılarını ele alır. Binlerce yıl öncesinin buluntuları bize ilginç ayrıntılar gösterdi. Uçak, Mısır’ın bildiği bir şeydi. Gemi Sümerlerin yabancı olmadığı bir gerçekti. Uzay bilimleri ve kaldıraç sistemi uygarlıkların kullandığı bilgilerdi. İnsanlığın gelişmiş uygarlıkları varmış bundan yaklaşık 7 bin yıl önce. Aynı dönemde dört ayrı noktada aynı derecede gelişmiş dört büyük güç var.

Bunları bilimsel kazı bulgularında görürken; kutsal kitaplarda da anlatımlarına rastlıyoruz. Örneğin NUh tufanı sonrası yerleşimleri görüyoruz; hattuşaş, urartu, fenike Uygarlıkları gibi; hepsi dağ zirvelerine yerleşmişler. Deriz ya, eski adamlar işini bilirmiş. Hiçde öyle değil. Ovalara yayıldıkları için selde yok olmuş şehirleri ve dağlara kurmuşlar yeni kentleri. Aynı Kasım 1999 Depremi sonrası Kocaeli’yi bizim dağ yamaçlarına yeniden kurduğumuz gibi. Sonradan yeniden ovalara inmişiz. hafıza-yı Beşer Nisyan ile Malüldür,(İnsan hafızası unutma özrüne sahiptir) demişler.

Unutmuşuz. Bu uygarlıklar neden batmış? Tarihten olayları cımbızla çekip mikroskopla bakınız; ve yasalara ulaşmaya çalışınız. İnsanlar gibi toplumların da doğup, büyüyüp çldüğünü görürsünüz. Milletlerin de bir ömrü vardır. Adı kalsa dahi büyük boy uluslar bile başkalaşırlar. Tarih ve zaman önünde durulamaz.

Uygarlıkların batışını doğrusal biçimde günahlara bağlamak şeklindeki din adamlarının görüşü, bizce dine de bilime de uygun değildir. İkisinin birleştiği bir çizgi vardır ve onu yakalamadan her söz yanlış olur. Hani, oğlu İbrahim öldüğünde güneş tutulunca bunu İbrahim’in ölümüne bağlayanlara o acıs içinde şunu demişti Peygamber: Hiç bir insandan ötürü ne güneş tutulur, ne yağmur yağar!.. Galiba Peygamberi değil, onun düzelttiği yanlışlığı yapan arkadaşını daha çok örnek alan bir duruş var din adamlarımızda. Böyle bir din anlayışı arızalıdır, sakıncalıdır, akıl ve bilim dışıdır. Yaygın olması bir şeyi değiştirmez bizce.

 Nuh Devri’ne bakalım. Nuh, siyasal despotizm ve ekonomik vandalizmle savaştı. zayıfın, ezilenin ve hakkı yenilenlerin savunucusu oldu. fakat birgün çaresiz kalan her kişi gibi Allah’a yöneldi: “Allah’ım, dedi, ben yenildim, kabul ediyorum!” Artık o toplum, frenlerini yitirmişti. Zulüm, bir sanata dönüşmüştü. Güçlüler, içinde yaşadıkları saltanattan vazgeçemediler. Nuh, verdiği meteorolojik bilgiler ışığında kendisi gemi yaparken güç sahipleri de bir önlem almak yerine eğlence ve aymazlığa devam ettiler. Çünkü Nuh da olmayınca adeta toplumun vicdanı, denetim gücü yok olmuştu. Bu gücün denetimsizliği Nuh toplumunu geliyorum diyen bir sel felaketine kurban verdi. Biz de Trakya’da henüz yeni yaşmadık mı böyle bir körlüğün ve aymazlığın bedelini? Aynen öyleydi. kalıntıları var; Mezopotamya o tarihte yok oldu sular altında.

Sodom Gomore… Lut Gölü’nün altındaki muhteşem uygarlık! Arkeologların belki de en görkemli buluşlarıdır. Neden yok oldu? Evindeki erkek güzeli konuklarını isteyenlere kızlarını önerdiği halde kabul etmeyip eşcinselliği sınırsız yaşayan insanların ürettiği salgın mikroplarını bir toplumun, ancak tuzlu bir suyun altında yok edebilirdiniz. Bu kötülüğü engellemek için çabalayıp da baş edemeyen Lut ne demişti; “Çaresizim, bu azgınları durduramıyorum Allah’ım!” Yani insan doğasını çiğnemeninsağlık kurallarını hiçe saymanın, çılgınca çiğnemenin bedeliydi bu. Zengin bir toplumdu. Zevkin her türlüsünü yaşayıp, keyfin dibine vurmak için herşeyi yapıyorlardı. Mutluluk hedonizmin içinde olmalıydı. Bugünün Batı toplumunda olduğu gibi. Hastalık bir salgındı ve bir toplumu karantinaya alarak yok etmeyi tercih ederdiniz bugün yaşansa aynı şey… Aids nasıl bir savaşın nedenidir bugün? Aynısı değil mi?

Salih, deve ve başka bazı hayvan türlerinin ekosistemin korunması için öldürülmemesi gereken bir toplumda yaşadı. Diğer tüm erdemleri yaşatırken bir de ‘sembol olmuş’ bir ‘magazin’ konusu deveye sahip olmuştu. Hem de muhteşem güzellikte bir deve kayadan çıkmış, gelmişti. kaya’dan çıkması, zaten bir ‘kıtlık’ alameti idi. Koruma altına alınmalı idi.Fakat dengeyi bozdular. O deveyi de kestiler. hayvanlara acımadılar. Ve bozulan ekosistem, acımasız hükmünü uyguladı. Salih, deve kesi,lirken bağırıyordu: “Bu yasağı çiğnemeyin, yapmayın, bu deveyi kesmeyin!” salih de çaresiz kalıp Allah’a dememiş miydi “Beni dinlemiyorlar!” Allah’ın doğa’ya koyduğu kanun işleyecekti, işledi. Yasaklarla yürüyordu hayatta ve tabiatta her şey. Ekosistem nerede bozulduysa orada felaketler yaşamaya devam etmiyor muyuz?

Tavukların itlafı bile örümcek istilası doğurmadı mı? Aynı Musa’nın devrindeki çekirge istilasının selden sonra gelmesi gibi… Hani sel kuraklıktan sonra geliyor. Sel sonrası kente taşınan bitki artıkları nedeniyle aç kalan çekirgeler otçul oldukları içinFiravun’un şehrine inerler, çekirgelerle beslenen böceklerin ardından gelmesi ve anlatıldığına göre suların çekilmesi ile ortada kalan kurbağaların, beslendikleri böceklerin peşine düşerek şehri istila etmesi doğal bir süreçtir. Allah’ın gazabıi Allah’ın kurduğu bitkisel ekosistemi korumaya önem vermemenin bir cezasıdır. Bu çevre başlıbaşına bir duyarsızlık bir zalimliktir zaten.

Musa’nın ve İsrailoğulları’nın Kızıldeniz’den geçişi de öyle bir doğa olayıdır. Kızıldeniz’in zaten yakınında olan İsrailoğulları Musa’ya, yaklaşmakta olan Firavun’un ordusundan kurtulmak için kendilerini buraya düşüren Allah’ın çare bulmasını ister.Musa Asası ile karşıyı gösterir, denizin suyuna doğru tutarak; oraya geçeceğiz der. Bu olaydan haberdar olan Firavun suların arasına girmeye cesaret eder. Bir cesaret şansını deneyen Firavun Med anına yakalanır ve boğulur. Süveyş kanalı yapılmasa idi bu olayı zaman zaman halen izliyor olacaktık. Şimdi Antalya sahilleriyle bağlantılı nehirlerde bunu küçük örmekleri var. Uzak doğuda Jindo ve Modo adaları arasında da benzeri görülmektedir. Haliyle Firavun’un helakı onun hırsına kapılmasının doğal sonucudur. Bugün hırsı aklının önüne geçen her Firavun yoldaşı gibi… Musa, Firavun karşısında çaresiz kalmıştı, hatırlayınız.

Pompei’nin lavlar altında yanarakkalıplar halinde cesetlerin kalması da böyle, zevkçiliğe dalıp tedbir almamanın bir örneği; açık hava müzesi halinde karşımızda durmaktadır.

Ebrehe’nin fil ordusunun mahvoluşunu hatırlayınız. İzleri var. Mekke’nin yöneticisi bu dev güçkarşısında çaresizdi. Ebabil kuşlarının gelişi güç sarhoşu bir zalime haddini bildirdi. Şimdi ABD filoları Ebrehe’nin fil ordusundan daha az mağrur değil. Durduracak bir ses yoktu. Vicdan yoktu. Allah’a ‘elimizden bir şey gelmiyor’ dedik peygamberler gibi…

Roma’yı aynı güç sarhoşluğu yıktı. Durduracak güç yoktu onları. Birileri ‘elimizden bir şey gelmiyor’ çaresizliğini yansıttı yine.

 Endülüs aynı nedenle gitti. Kurtuba yanarken kılını kıpırdatmayacak kadar rahatlarına kapılmışlardı. Şimdi Bağdat yanarken bizlerin TV başında ayak ayak üstüne atıp izlememiz gibi. Dur diyecek bir irade yok. Kaybolmuş. ‘Durduramıyoruz’ diye yine Allah’a şikayet…

 Abbasi ve Emevi yine öyle. Osmanlı Dolmabahçe Sarayı’na 16 ton altını kakma olarak işlettiği gün idamını, felaketini imzalamıştı. denetleyen ve düzelten, vicdan olan bir ses yoktu. Olacak oldu. Felaket geldi ve vurdu. Bu sefer düşmanlar eliyle…

Demek ki toplumlar vicdanları olan sesleri boğduğu gün ölürler…

Demek ki toplumların vicdanı olan sesler sustukları gün o toplum ölür.

Hırsızlık sanata dönmüş, yalan maharet olmuş, haksızlık hayatın kuralı ve adamkayırmacılık tavan yapmış… Vicdanlar saltanatın tadından ve işbirlikçiliğinden susmuş…

Güç sarhoşluğu milletin kaderinde söz sahibi olmak konusunda pervasız bir cesaret veriyor.

Ve biz susuyoruz.

Sesimizi çıkartan ocakların vicdanlara hitap eden gayretini durdurup, binalara yaptığımızla övünüyoruz.

Bu, o toplumsal grubun sonudur, ölümüdür.

Böylesi grupların ölümü bir milletin ölümüdür.

Topluca tarihin mezarlığına yol almış bulunuyoruz.

Vicdanlar tek tek sustu.

herşey güllük gülistanlık gösteriliyor.

Ama değil.

Ölüme yol alıyoruz.

Bu ölüm uykusundan uyanmak için yer burasıdır. Gün bugündür. Ve ilk uyanacaklar da buradaki insanlardır.

“Bir sadmeye daha artık dayanılmaz,

Bu sefer uyku ölümdür, uyanılmaz!”

Topluluğumuzu yaşatacaksak bu uyarma ve uyandırma çabasını bırakmayacağız.

Toplumumuzu yaşatmak istiyorsak yine aynı şeyi bırakmayacağız.

Bunu bırakırsak varlık amacımızı kaybetmişiz demektir.

Paralarımız bizi kurtamayacak!

Rahatımız hiç olmayacak!

Posted by
Categories: Makaleler

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumlayan siz olun!
Yorum Yap