Ağrı Dağı’ndan Sünnet Gölü’ne-Gezi

Çarşamba, Kasım 13th, 2013 @ 7:37PM

Ağrı Dağı’ndan Sünnet Gölü’ne…

Bir aylık zaman diliminin iki ucunda; yurdun bu iki cennet yakasına yaptığım gezintiler paylaşılmaya değer gözlemlerde bulduğum derin ve benzer anlamlarla doluydu.  

Birisi Doğu’muzun bir ucunda Ağrı Dağı’nda, diğeri Batı Anadolu’da; Bolu Dağları’nda iki zirve…

Yüksek rakımı ve heybetiyle Ağrı Dağı, yanındaki Küçük Ağrı ile birlikte bir çoban efsanesinden doğmuş… Sünnet Gölü de bir başka çoban efsanesinden doğmuş Bolu Dağı zirvelerinde bir göl.

İshak Paşa Sarayı’nın taşıdığı ihtişamlı görüntüdeki, mimarideki Osmanlı zevki, Göynük Kalesi’nde ve Mudurnu Konakları’nda aynen yaşıyor…

Her iki il merkezinin kuruluşu da henüz yeni iken; ilçelerine gittikçe tarihin köklerine doğru yürüyorsunuz. Doğu Bayazıt, Patnos,  Eleşkirt Selçuklu döneminin gergef gergef işlenmiş izlerini taşıyor. Göynük, Mudurnu, Abant da Osmanlı döneminin adeta Selçuklu’yu biraz ileri yürütmüş karakteristiğini bütün otantikliği ile barındırıyor.

Ahmed-i Hani Hazretleri  Doğu Bayazıt’ta irşad çağrısını sürdürüyor. Göynük’te de Akşemseddin Hazretleri,aynı mesajla, İstanbul fethedilmeden secdeden kaldırmadığı başını bir mezar taşı altında dinlendiriyor.

Doğu Bayazıt’â gitmek, hergün ‘Doğu elden gidiyor’ diyen Medya propagandasının gerilimli büyüsünden çıkmamı sağladı. Daha bir huzura erdim. Doğu’nun bir yere gittiği yok, gideceği de yok. belirli illere indirgenmiş terörize bir çete ile mücadele var; o illerde de halk desteğinin kesilmesine az kalmış durumda. Vatan bölünüyor duygusundan uzaklaştım. Sırtımı sağlam hissettim. Göynük ise bana köklerimizi hissettirdi. Güçlü hissettim kendimi.  

Abdikor yemeği bir büyük köfte şeklinde et haşlaması Doğu Bayazıt’ta, Toprak kapta et haşlaması da Göynük’te aynı damağa hitap ediyor. Et ateşe değmiyor her iki yerde de. sadece Güneydoğu’da ateşte doğrudan temasla pişen et var; kebap türleri yani. Ve ateşe hiç değmeden dövülerek ve ezilerek hazırlanan et yemekleri; çiğ köfte gibi…

Ağrı’da yer yer göl ve nehirler bütün coğrafyayı yeşille süslüyor.

Bolu’da daha yağışlı iklimin ormanlara çevirdiği zirvelerde çağlayanlar ve göller…

Ve bunlar arasında Sünnet Gölü, bir saklı cennet olarak karşımıza çıkıveriyor.

Dağlar, Doğa’nın yükselen elleri gibi yükseklerde taşıdığı değerli bir ikramı sunuyor sanki. Bu dağ zirvesinde büyük bir göl. El değmemiş bir tabiat.

Yaşadığımız iklimlerde küçüğünü gördüğünüz her şeyin dev türleri var; dev papatya, dev gelincik, dev çamlar… Uğur böceği ve kelebekler bile kocaman. Sanki oksijen bolluğunun kanıtı gibi gelişmiş bilindik türler…

Ailece oksijen depoladığımız, doğaya ve göl zevkine doyduğumuz yeryüzünün bir tenhasında sükuneti yakalıyoruz…

Bu pek bilinmedik saklı cennet, ana baba günü olan Abant’a şaşırtıcı derecede yakın…

Ayrılmak, oradan anılar toplamadan olmazdı.

Çiçekten taçlar ve ağaçların altlarından topladığımız parçalar yanımızda olarak, yeniden Ankara’ya yol aldık.

Zaman nasıl da yavaşlıyor, bereketleniyormuş…

Posted by
Categories: Makaleler

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumlayan siz olun!
Yorum Yap